Fert ve cemiyet olarak maddi sağlığımızı tehdit eden birtakım virüsler olduğu gibi manevi hayatımızı tahrip eden virüsler de vardır. Bunları teşhis edip korunma tedbirleri almak cemiyetlerin selameti için elzemdir. Bu yazımızda toplumun manevi bünyesini bozan sû-i zan, gıybet, nemime ve iftira hastalığından bahsetmek istiyorum.
Bir Müslüman’ın gıybet etmesi, Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle “ölmüş din kardeşinin etini yemesi” ile eş değerdedir.
Gıybet illetine giden yol, sû-i zandan ve kusur araştırmaktan geçer. Kat’î delil ile ispat edilmeyen bir hususta din kardeşini suçlu sandalyesine oturtan, hayal ettiği suçu ispat edebilmek için kusur araştıran kişiler sonunda kendilerini gıybet bataklığında bulurlar. Onun için Cenâb-ı Hak Hucurat suresinin 12. âyet-i kerîmesinde şöyle buyurur:
„Ey iman edenler! Zannın birçoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerini arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul edendir, çok merhamet edendir.“
Büyük günahlardan olan gıybete dalan kimse, sarhoşluk veren maddeye müptelâ olan kimse gibi sonu pişmanlıkla neticelenen nefsânî bir zevkin çukuruna düşer. Bu zevk onu iftiraya, haksızlığa ve daha nice büyük günahlara sürükler.
Hazret-i Ebû Hüreyre (r.a.)’den şöyle rivayet edilmiştir: “Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.): -Ya Rasulallah, gıybet nedir? diye soruldu. Peygamber Efendimiz: -Din kardeşini hoşlanmadığı bir şeyle zikretmendir, buyurdu. (Soran tarafından) denildi ki: -Ya Rasulallah, söylediğim şey kardeşimde olsa da mı? Efendimiz (s.a.v.): -Eğer söylediğin şey kardeşinde olursa gıybetini yapmış olursun; kardeşinde yoksa ona iftira etmiş olursun, buyurdular.”[1]
Gıybeti körükleyen huylardan birisi de yine büyük günahlardan olan nemime, yani insanlar arasında laf taşımaktır. Laf taşıyan kimselerin bulaşıcı mikrop taşıyan hastalardan farkı yoktur. Bunlardan birisi cemiyeti bedenen, diğeri de ruhen ve ahlaken hasta eder. Sonu cinayete kadar varan birtakım huzursuzlukların müsebbipleri bu hasta ruhlu kimselerdir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.): “Laf taşıyan cennete giremez.”[2] buyurmuştur.
Laf taşıyanlara değer verenler, aynı zamanda kendi kuyularını kazdıklarının da farkında olmayan kimselerdir. Zira nemmam, aynı zamanda yalan söyleyebilen, kendisine söz taşıdığı kişinin sözünü de karşı tarafa iletmekten haz duyan kimsedir. Nemmam doğru sözlü bile olsa cemiyete ektiği kin, nefret ve düşmanlık tohumlarının neticesi ne büyük felakettir.
Laf taşıyan birisi, Hasan-ı Basrî (r.h.) Hazretlerine geldi ve: “Falan kimse senin arkandan konuştu.” dedi. Hasan-ı Basrî Hazretleri: “Ne zaman, nerede ve orada sen ne yapıyordun?” diye sordu. Adam: “Bugün onun evinde davet ettiği ziyâfete gitmiştim.” dedi. “Evinde ne yedin?” diye sorunca. “Şunları, şunları yedim” diye sekiz çeşit yemek sayınca, Hasan-ı Basrî Hazretleri:
”Ey fâsık, karnına sekiz çeşit yemek sığdı da bir lâf mı sığmadı? Benden uzaklaş!” buyurdu.
Gıybeti adet edinen kimsenin varacağı hedeflerden birisi de iftiradır. İftira edenlerin ahiretteki âkıbetlerini Cenab-ı Hak şöyle beyan buyurur:
“Namuslu, kötülüklerden habersiz mü’min kadınlara zinâ isnadında bulunanlar, dünya ve ahirette lânetlenmişlerdir. Yapmış olduklarına, dilleri, elleri ve ayaklarının, aleyhlerinde şahitlik edeceği gün onlar için çok büyük bir azap vardır.“[3]
Elbisemizin lekelenmemesine dikkat ettiğimiz kadar, kalbimizin günahlarla kirlenmemesine gayret edelim!
[1] Eddürrü’l-Mensur, Hucurat 12. Ayetin Tefsiri
[2] Müslim, 105
[3] Nur, 23-24
