Kategori arşivi: TAKVİM ARKASI

HELÂL HASSASİYETİ

Ahmed bin Ebu’l-Verd rahimehullâh anlatıyor:

Bir gün Seriyyü’s-Sekatî rahimehullâh’ın ziyaretine gittim. İçeri girdiğimde ağlıyordu, yanındaki su testisi de kırılmıştı. Ona, “Niçin ağlıyorsun?” diye sordum.

“Testim kırıldı.” dedi. “İstersen onun yerine sana yenisini satın alayım.” dedim. “Bunun yerine yenisini mi alacaksın? Hâlbuki ben bu testiyi aldığım paranın nereden geldiğini, bu testiyi kimin yaptığını, testiyi yapanın çamurunu nereden aldığını ve testiyi yapıp bitirinceye kadar ne yediğini çok iyi biliyordum. (Böyle sâfi helâlden hâsıl olmuş şey bulabilecek misin?)” dedi.

Kaynak: Fazilet Takvimi 27 Temmuz 2025

“…Baban o elmayı ısırmasaydı…” tıklayınız…

ALLÂHÜ TEÂLÂ’YA MUHABBETİN BAZI ALÂMETLERİ

Allâhü Teâlâ buyurdu: “De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, kabileniz, elinize geçirdiğiniz mallar, kesâd(a uğramasın)dan korktuğunuz bir ticaret ve hoşunuza gitmekte olan meskenler size, Allah’tan, Resûl’ünden ve Onun yolunda cihâddan daha sevgili ise, artık Allâh’ın emri (azâbı) gelinceye kadar bekleyiniz. Allah, fâsıklar güruhunu hidâyete erdirmez.” (Tevbe Sûresi, âyet 24)

Herkes, Allâhü Teâlâ’ya muhabbet ettiğini iddia eder. Bu iddianın ne kadar doğru olduğu ise ancak alâmetleriyle anlaşılabilir. Allâhü Teâlâ’ya olan muhabbetin alâmetlerinden bazıları şunlardır:

Allâhü Teâlâ’nın emirlerini tutmak, yasakladıklarından sakınmaktır. Zira herkes, sevdiğinin sözlerine itaat eder. Kâmil bir muhabbet, bunu gerektirir. Cenâb-ı Hakk’ı seven bir kimse nasıl olur da onun mukaddes emirlerine, nehiylerine riâyetkâr olmaz.

Allâhü Teâlâ’yı zikretmeye ve Kur’ân-ı Mübîn’i okumaya devam etmektir. Geceleri uyanarak teheccüd namazı kılmak ve seher vakti uyanık bulunarak Cenâb-ı Hakk’a münâcâtta bulunmaktır.

Ölümden korkmamaktır. Ölüm, hakikatte bir vuslat; muhabbet duyulana kavuşma sebebidir. Bu sebeple irfân ehli, ölümden korkmaz. Fakat bu vuslata hazırlıklı olmalıdır. İnsanlar henüz hayatta iken ibadet ve itaate devam etmelidir ki; bu âlemden öbür âleme günahlar ile kirlenmiş bir hâlde gidilmesin. Zira Allâhü Teâlâ -meâlen-: “Sana ölüm gelinceye kadar Rabb’ine ibadet et.” (Hicr Sûresi, âyet 99) buyurmuştur.

Allâhü Teâlâ’nın sevdiklerine muhabbet ve hürmet göstermektir. Her insan; sevdiği zâtın, sevdiklerini de sever, onlara karşı kalben bir husûmet beslemez. Artık nasıl olur da insan, Cenâb-ı Hakk’ın sevdiklerini sevmez, onlara karşı muhabbet ve hürmet hissetmez!

Resûlullah (s.a.v.) Efendimize tâbi olmak, onun sünnetlerine riâyet etmek ve kendisine candan muhabbette bulunmaktır. Allâhü Teâlâ, şöyle buyurmuştur -meâlen-: “(Ey Habîbim!) De ki: Eğer siz, Allâh’ı seviyorsanız, hemen bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın…” (Âl-i İmrân S., âyet 31)

Niyaz edelim ki: Allâhü Teâlâ Hazretleri, bizlere gafletten uyanmayı nasip etsin, bizleri muhabbetinden ayırmasın, Resûl-i Ekrem’ine itaat ve ittibâ eden Ehl-i Sünnet zümresinden uzak düşürmesin, kalplerimizi hidayetten ve feyzinden bir an mahrum bırakmasın. Âmîn.

 

MUHABBETİN HAKİKATİ

Allâhü Teâlâ ve Resûlünü (s.a.v.) sevmek, her mümin üzerine farz-ı ayındır. Nitekim Bakara Sûresi’nin 165. âyet-i celîlesinde -meâlen-: “Müminlerin ise Allâhü Teâlâ’ya muhabbetleri, her şeyden daha ziyâdedir.” buyurulmuştur.

Muhabbet; insanın hoşuna gittiği için bir şeye meyletmesidir. Bir kulun, Rabb’ine karşı hakîkî muhabbeti ise ancak kalbini, nefsinin arzularından kurtardıktan sonra hâsıl olabilir. Allah sevgisi kalpte kararlaştığı zaman, başka şeyin sevgisi oradan çıkar.

Yahyâ bin Muâz (rah.) demiştir ki: “Allâh’ın yasakladığı şeylerden sakınmadığın hâlde onun sevgisinden nasıl söz ediyorsun? Bir kimse nefsânî arzulardan sakınmadığı hâlde, muhabbet iddiâsında bulunursa muhakkak o, yalancıdır. Malını Allah yolunda infâk etmeksizin Cennet’i istediğini iddia eden kimse yalancıdır.”

Râbiatü’l-Adeviyye (rah.) dedi ki: “Sen, Allah’ı sevdiğini söylediğin hâlde ona âsî oluyorsun. Eğer sen sevginde sâdık olsaydın, ona itaat ederdin. Zira kişi, sevdiği kimseye itaatkârdır.”

Sehl bin Abdullah Tüsterî (rah.) demiştir ki: “Her gün mutlaka, Allâhü Teâlâ şöyle nidâ buyurur:

“Ey kulum! Ben, seni kendime çağırıyorum, sen ise başkasına gidiyorsun. Ben, senden musibetleri defediyorum, sen ise günahlara devam ediyorsun. Ey âdemoğlu! Yarın huzuruma geldiğin zaman ne diyeceksin?”

Bir hadîs-i kudsî’de Allâhü Teâlâ buyurur ki:

“Ey kulum! Bütün varlıkları, sana hizmet etsin diye, seni de bana hizmet et diye yarattım. Ama sen, sana hizmet etmesi için yarattığım şeylerle meşgul olup beni terk ettin. Sen, nimet vereni bırakıp nimetle, ihsân edeni bırakıp ihsân olunanla meşgul olursan; o nimetin şükrünü edâ etmemiş, ihsan edilen şeyin kıymetini gözetmemiş olursun. Çünkü seni, benden meşgul eden her nimet, hakikatte nıkmettir (azâptır); seni, benden alıkoyan her ihsan da bir musibettir.”

Kaynak : Fazilet Takvimi

MALLARI ÂHİRETE GÖNDERMEK

Molla Nureddin Hamza bin Atâullâh, halk arasında “Üçbaş” diye bilinen meşhur âlimlerden bir zâttır. Manisa, İznik, İstanbul Ebû Eyyûb el-Ensârî ve Edirne Üç Şerefeli medreselerinde müderrislik yapmıştır. 1534 senesinde vefat etti. Kabri, Fatih, Karagümrük’te yaptırmış olduğu külliyenin yanındadır.

Molla merhum, elinin sıkılığı ve mal toplamaktaki hırsı ile bilinirdi. Bir dirhem harcasa pek üzülür, bir dinar ardından ayrılık ateşi çekerdi. Kendisi de eski elbiseler giyerdi. Böyle yaparak hadsiz hesapsız dirhem ve dinar biriktirip nice mal topladı. Daha sonra bu para ve mallarla âhiret saadetinin en faydalı vesilelerinden olan sadaka-i câriye olarak evinin yakınında bir mescit ve yanına bir de medrese inşâ ettirdi. Medresedeki fakir hoca ve talebelerin geçimleri için birçok gayrimenkuller ve okumaları için de birçok kitaplar vakfetti.

Sultan Süleyman Han’ın veziriazamı İbrahim Paşa, bir gün Molla ile sohbet ederken dedi ki: “Sizin, altın ve gümüşe bu kadar meyliniz ve sevginiz varken sizden umulmayacak bir surette bu kadar büyük meblağları nasıl çıkarıp da hayrât ve hasenâta sarf ettiniz?”

Üçbaş Molla ona şöyle cevap verdi: “Doğrudur. Benim, altın ve gümüşe aşırı düşkünlüğüm vardır. Hattâ bu sevgimden dolayı onları dünyada bırakmayıp âhirette de benimle beraber olsunlar diye hayır ve hasenâta harcayarak âhirete göndermek istedim.”

IŞIĞI ÖNÜNE AL… tıklayınız

CENNET’E GİRMEK İÇİN

CENNET’E GİRMEK İÇİN ALLÂH’A HAKKIYLA KULLUK ETMELİDİR

Peygamber Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem, “Nur, (mümin kulun) kalb(in)e dâhil olduğu zaman onun kalbi açılır ve ferahlar.” buyurmuşlardır. Bunun üzerine Sahâbe-i Kirâm Hazretleri, “Yâ Resûlallah! Bunun bir alâmeti var mıdır?” diye suâl ettiler. Resûlullah Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem, “Evet. Dünyadan uzaklaşmak, âhirete yönelmek ve ölüm gelmeden evvel ölüm için hazırlık yapmaktır.” buyurdular.

Kul, bu husûsta şöyle düşünmelidir: “Ben, kendimi, Allâhü Teâlâ’nın ihsan etmiş olduğu hayat, kudret, akıl, konuşmak gibi hudutsuz nimetleri arasında buldum. Bununla beraber Hazret-i Allah, beni, başıma gelecek birtakım bela ve musibetlerden de muhafaza etmektedir. Bu nimetleri bana ihsan eden Rabbim, kendisine şükretmemi ve kulluk etmemi emrediyor. Eğer ben, bunlardan gafil olursam, Allâhü Teâlâ ihsan etmiş olduğu nimetlerini elimden alacak ve bana azâbını tattıracaktır.”

Ebû Hâzim rahimehullah demiştir ki: “Eğer Cennet’e girmek, dünyada, nefsin hoşuna giden mübahların tamamını terk ile olsaydı bu iş, Cennet nimetlerinin yanında elbette çok az bir şey olurdu. Cehennem’den kurtuluş da dünyada nefsin hoşuna gitmeyen amellerin tamamını işlemekle mümkün olsaydı bu iş de Cehennem azâbının yanında elbette çok az bir şey olurdu. Hâlbuki Cennet’e girmek için (nefsin) hoşuna giden binlerce şeyin bazısını terk, yine Cehennem’den kurtulmak için de nehyedilen binlerce şeyin bir kısmına tahammül etmek yeterli geliyor. Fakat insanlar bunu bile yapmıyorlar.”

Yahyâ bin Muâz rahimehullah’tan şöyle rivâyet olundu: “Dünyayı terk etmek zordur. Fakat Cennet’ten mahrumiyet, ondan daha zordur. Muhakkak Cennet’i kazanmak için yapılması gereken şey, dünyada nefsin gayr-i meşrû (dine uymayan) arzularını terk etmektir.”

Kaynak: 24 Temmuz 2023 Fazilet Takvimi

ŞÜKÜR, NİMETİN ARTMASINA VESİLEDİR.

Allâhü Teâlâ, İbrahim Sûresi’nin 7. âyet-i kerîmesinde şöyle buyurmuştur -meâlen-: “Ve düşünün ki Rabb’iniz şöyle ilan buyurdu: Eğer siz şükrederseniz elbette size (nimetimi) artırırım…

Ebû Abdullah el-Hâris er-Râzî rahimehullâh’tan şöyle rivâyet olunmuştur:

Allâhü Teâlâ, peygamberlerinden birisine şöyle vahyetmiştir: “Ben, falan kulumun ömrünün yarısının fakirlik, diğer yarısının da zenginlikle geçmesini takdir ettim. Kendisine sor, hangisini isterse onu önce vereyim.”

O peygamber de o zâtı çağırıp gelen vahyi kendisine haber verdi. O zât da “Ailemle istişare ettikten sonra size haber vereyim.” dedi. Ailesinin yanına dönüp haberi verdiği vakit hanımı, “Zenginliğin fakirlikten önce olmasını isteyelim.” dedi. Adam, “Zenginlikten sonra fakirlik zor olacaktır. Fakirlikten sonra zenginlik ise pek güzel, tatlı olur.” dedi. Hanımı, ısrar edince o zât da peygamberine gidip, ömrünün ilk yarısının zenginlik ile geçmesini arzu ettiğini bildirdi.

Allâhü Teâlâ, onların dünyevî imkânlarını genişletti ve onlara zenginlik kapılarını açıverdi. Hanımı, “Eğer bu zenginlik nimetinin elinden gitmesini istemiyorsan, o nimetlerin şükrünü eda et ve insanlara karşı cömert ol.” dedi. Adam da öyle yaptı. Mesela ne zaman kendisine bir elbise alacak olsa, kendisi ile beraber bir fakire de elbise alırdı.

Adamın ömrünün yarısı zenginlikle geçip tamam olduğu vakit, Allâhü Teâlâ, peygamberine tekrar vahyederek, “Falanca kulumun ömrünün yarısını fakirlik, yarısını da zenginlik ile geçmesini takdir etmiştim. Fakat kulumu, nimetlerime şükreder bir hâlde buldum. Şükür ise nimetin artmasına vesiledir. Kuluma bildir; nimetime olan şükrü sebebiyle ömrünün diğer yarısında da ona zenginlik ihsan eyledim.” buyurdu

NİMETLERE ŞÜKÜR.

ŞÜKÜRLER OLSUN.

Rızık az veya çok verilince ne yapmak gerekir.

Nimete Şükür, Belalara Sabır etmek.

‘Şükür Bayramı’ nasıl ‘Şeker Bayramı’ oldu?

ÇOCUĞUNA KUR’AN-I KERİM ÖĞRETMENİN SEVABI

Çocukların günahsız ve masum ağızlarla Kur’an-ı Kerimi ve onun ilmini
okumaları, hadis-i şeriflerde müjdelendiği üzere; hem kendileri, hem anne ve
babaları, hem de okutanlar için ve onlara maddi ve manevi sahada yardım
edenler için büyük bir rahmet ve bereket vesilesidir.
Bir Hadisi şerifte şöyle buyrulur:
“Bir cemaat Allah’ın evlerinden bir evde toplanır, Allah’ın kitabını okur ve aralarında
müzakere ederlerse, üzerlerine sekinet iner, nur iner, onları rahmet kaplar ve melekler
etraflarını kuşatır. Allah (cc) onları kendi nezdindekiler arasında anar.”

Cenab-ı Hakkın bizlere hediyesi ve Resulullah (sav) efendimizin emaneti olan
Kur’an-ı Kerim’in faziletlerini anlatmaya bizim günahkâr dillerimiz kâfi değildir.
Ayeti kerimelerde ifade buyrulduğu üzere o, kerim yani çok kıymetli ve şerefli, hak ile batılı
ayırt eden yüce bir kitaptır.
Bakara suresinin ilk Ayet-i kerimelerinde şöyle buyruluyor:
“Elif lam mim. İşte şu kitap, Allahü Teala ‘dan korkup kötülüklerden
sakınanlar için şüphesiz tam bir yol göstericidir.”
O öylesine değerli bir hazinedir ki; onunla ilgili zaman, mekan ve insan daima
en büyük değeri kazanmıştır.
Hadisi şerifte ifade edildiği üzere ,”Kur’an-ı Kerim en büyük şefaatçidir.” 
Başka bir hadis-i şerifte şöyle müjdelenmiştir:
“Kur’an-ı kerim okuyunuz. Çünkü Kur’an-ı kerim kıyamet gününde kendisini
okuyanlara şefaatçi olarak gelecektir (Sahih-i Müslim)
Eshabı Kiram dan Câbir bin Abdullah (R.Anh) ın rivayet ettiği şu kıssa,
Kur’an-ı kerime gönül veren, onun ilmini evlatlarına, yakınlarına öğreten
kimseler için onun şefaatinin büyüklüğünü anlamamıza kâfidir:
Bir gün bir adam Resûlullah Efendimiz (sav) e gelerek:

“Yâ Resûlallah! Evlâdına Allâh’ ın kitâbını öğreten kimsenin sevâbı nedir?”
diye sordu.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.):
“Kur’ân-ı Kerîm Allah kelâmıdır, onun sevâbına nihâyet yoktur.” buyurdular.
Sonra oraya Cebrâîl (A.S) geldi, Peygamberimiz (S.A.V.) ona:
“Ey Cebrâîl! Evlâdına Allâh’ın kitâbını öğreten kimsenin sevâbı nedir?”
diye sordu. O da: (aynı şekilde);
“Yâ Muhammed! Kur’ân-ı Kerîm Allah kelâmıdır, onun sevâbının nihâyeti
yoktur.” buyurdular.
Sonra Cebrâîl Aleyhisselam göğe yükseldi, İsrâfîl (as) ın yanına geldi, ona:
“Ey İsrâfîl! Evlâdına Allâh’ın kitâbını öğreten kimsenin sevâbı nedir?”
diye sordu.
O da: “Ey Cebrâîl! Kur’ân-ı Kerîm Allah kelâmıdır, onun sevâbının nihâyeti
yoktur.” Diyerek aynı cevabı verdi.
Sonra Allâhü Teâlâ, Cebrâîl (AS) ı Peygamberimiz (s.a.v.) e gönderdi ve
buyurdu ki:
Yâ Muhammed! Muhakkak Rabbin sana selâm ediyor ve buyuruyor ki:
Evlâdına Kur’ân-ı Kerîm’i öğreten kimse benim Beytimi (yani Kâbe-i
Muazzama’yı) on bin defa haccetmiş, on bin defa umre yapmış, on bin defa
gazâya (cihada) çıkmış, İsmâil Aleyhisselam evlâdından on bin köle âzâd
etmiş, on bin aç Müslümanı doyurmuş, on bin çıplak Müslümanı giydirmiş
gibi sevap alır. Evlâdının Kur’ân-ı Kerîm’den okuduğu her harf için ona on
hasene (sevap) verilir, on günâhı silinir.
Yâ Muhammed! Muhakkak ben ‘elif-lâm-mîm’ için on sevap verilir,
demiyorum, lâkin elif harfi için on, lâm harfi için on, mîm harfi için on sevap
verilir.
Bu ameli, tekrar dirilinceye kadar o kimseye kabrinde arkadaş olur.
Bu ameliyle mîzânda (yani amellerin tartıldığı o İlahi terazide) sevap tarafı ağır
gelir. Bu kişi sırât üzerinden şimşek gibi geçer.
Bu ikramların tamamına ve umduğundan da fazlasına nâil olmadıkça,
Kur’ân-ı Kerîm o kişiden aslâ ayrılmayacaktır.” (Fazilet Takvimi-19 Mart 2019)

Çocuğuna Kur’an-ı Kerim öğretene böyle mükafat verilirse; yüzlerce, binlerce
Ümmeti Muhammedin evladına Kur’an-ı Kerimi, onun ilmini öğretmenin, bu hizmette pay sahibi olmanın ne büyük dereceler kazandıracağını, ancak Rabbimiz bilir, O takdir eder.

Kur’an-ı Kerimle İlgili Ayeti Kerimeler

KUR’AN-I KERİM İLE İLGİLİ HADİS-İ ŞERİFLER

Kur’an-ı Kerim Hakkında Hikaye : Kur’an Okuyan Âmâ

Kur’an-ı Kerim Okumanın Fazileti Hakkında Hikaye

BERZAH ÂLEMİ, ECEL VE RUH

Resûlullah (s.a.v.) (yere) bir çizgi çizdi ve “Bu, insandır.” buyurdu. Sonra onun yanına bir çizgi daha çizerek, “Bu da ecelidir.” buyurdu. Ondan daha uzağa başka bir çizgi çizdi ve şöyle buyurdu: “Bu da emelidir. İşte insan bu hâlde iken (yani emeline kavuşamadan) ona daha yakın olan (eceli ansızın) geliverir.” (İbnü’l-Esîr, Câmiu’l-Usûl)

Herkesin vefatından itibaren, dirileceği zamana kadar, kabrinde geçen vakte ‘berzah âlemi’ denir. Berzah âleminin başlangıcı, ölüm anı; sonu ise, ikinci Sûr’a üflendiği, insanların tekrar dirilerek mahşerde toplanacakları zamandır.

İnsanın görülen vücudundan başka bir de ruhu vardır. Ruh; hakikat ve mahiyeti itibarıyla bedene aslâ benzemeyip gül suyunun gül yaprağına nüfûzu gibi bütün bedenin her tarafına nüfuz etmiş, nûrânî, latîf bir varlıktır. Beden, ruhun kendisinde durmasına müsait oldukça o beden diri olarak kalır. Eğer ruhun bedende durmasına mâni bir şey meydana gelirse ruh, bedenden ayrılır ve ölüm meydana gelir. Yani ruh, cesette bulundukça ceset diri olur, ruh çıkınca ceset ölür. Allâhü Teâlâ’nın kanunu bu şekildedir.

Her insanın ömrü, Allâhü Teâlâ tarafından takdir olunmuştur. Takdir olunan müddetten fazla veya az yaşamak ihtimali yoktur. Müddet nihayet bulduktan sonra ise bir an bile yaşanamaz. Binâenaleyh katledilen kimse dahi kendi eceli ile ölmüş olur. Yoksa ömrü için takdir olunan müddeti tamamlamadan ölmüş değildir. Bir kimsenin eceli gelince, ruhları almak ile vazifeli olan Azrâîl aleyhisselâm, hemen o kimsenin ruhunu, vücudundan çıkarır ve böylece o kişi ölür.

Eğer ölen kişi, sâlih bir kimse ise Cennet’ten gelen rahmet melekleri onun ruhunu Arş-ı A‘lâ’ya çıkarırlar.

Eğer ölen kimse kâfir veya fâsık bir kimse ise Cehennem’den gelen azâp melekleri, onun ruhunu Azrâîl aleyhisselâm’ın elinden alıp Siccîn’e götürürler.

Ceset kabre konulduktan sonra ruh, suâli anlayacak, azâbın elemini duyacak, nimetin lezzetini anlayacak derecede bedene iâde olunur. Lâkin dünyada olduğu gibi bedeni hareket ettirecek derecede tamamen cesede nüfûz edemez.

Azrail (A.S.)’ın İki Yüzü