Yazar arşivleri: Yönetici

Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

Yönetici hakkında

“Asıl olan söz dili değil, hal dilidir, konuşmaktan çok yaşamaktır. İnandığı gibi anlatmaktan ziyade inandığı gibi yaşamaktır…"

Kur’an-ı Kerim’i Okumanın Fazileti

Kur’an-ı Kerim, insanlığı karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için gönderilen son ilahi kitaptır. Cenâb-ı Hak bir ayet-i kerimesinde şöyle buyurur: “Sizi (her türlü) karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kuluna açık açık ayetleri indiren O’dur. Şüphesiz ki Allah, size karşı çok şefkatli, çok merhametlidir.”[1]

Kur’an-ı Kerim kuru bir metin değil; Rabbimizin biz kullarıyla hasbihalidir. Bu ilahi konuşma, Fatiha suresinde en berrak haliyle karşımıza çıkar: Rabbimiz bize sonsuz rahmetini, alemlerin mutlak hâkimi olduğunu ve ceza gününün tek sahibi olduğunu hatırlatır. Biz de O’nun bu yüceliğine mukabil; yalnızca O’na kul olduğumuzu ve yalnızca O’nun inayetine sığındığımızı ikrar eder, bizi dosdoğru yoldan ayırmaması için gönülden yalvarırız.

Kur’an-ı Kerim’in mahiyetini özlü bir biçimde anlatan bir ayet-i kerimede şöyle buyurulur:

“Allah sözün en güzelini, birbiriyle uyumlu ve bıkılmadan tekrar tekrar okunan bir kitap olarak indirdi. Rablerinden korkanların, bu Kitab’ın tesirinden tüyleri ürperir, derken hem bedenleri ve hem de gönülleri Allah’ın zikrine ısınıp yumuşar. İşte bu Kitap, Allah’ın, dilediğini kendisiyle doğru yola ilettiği hidayet rehberidir. Allah kimi de saptırırsa artık ona yol gösteren olmaz.”[2]  

Kur’an-ı Kerim’i okumak kalbe huzur ve aydınlık verir, kişiyi meleklerle dost kılar. Kur’an’ın hükümlerini hayata geçirmek ise Allah’ın sevgisini kazandırarak hem bu dünyayı hem de ebedi hayatı güzelleştirir. Müslim’in rivayet ettiği bir Hadis-i Şerif’te şöyle buyurulur: “Allah’ın evlerinden birinde toplanıp, Allah’ın Kitabını okuyup birlikte inceleyen hiçbir topluluk yoktur ki, onlara huzur inmesin, rahmet onları kuşatmasın, melekler onları çevrelemesin ve Allah onları yanındakilere anmasın.”[3]

Toplumları kuşatan maddi ve manevi krizlerin tek çıkış yolu, Kur’an-ı Kerim’in rehberliğinde kenetlenmektir. Onun ilkelerini doğru kavrayıp hayatına taşıyanlar; yalan, iftira ve haksızlık gibi toplumu içten içe çürüten kötülüklerden temizlenerek gerçek huzura erişirler. Kur’an’ın ışığıyla aydınlanan kalpler, manevi boşluktan kurtulup sarsılmaz bir iç denge kazanır. Özellikle maddeci anlayışın pençesinde sürüklenen ve çaresizlik içinde bunalan günümüz nesilleri için Kur’an’ın yol göstericiliği hayati bir öneme sahiptir.

Nitekim Cenâb-ı Hak Kur’an’ı anlatırken şöyle buyurur: “Ey insanlar! Size Rabbinizden bir nasihat ve kalplerde olan şüphe ve sıkıntılara şifa ile müminler için hidayet ve rahmet gelmiştir.”[4]

Ayet-i kerimenin manasından da anlaşılacağı gibi Kur’an, anlayana ve kulak verene en güzel nasihattir. Bundan dolayıdır ki sadece lafzını okumakla kalmayıp manasını doğru bir şekilde anlayarak yahut anlayanların izahına kulak vererek içindekiler ile amel etmek icap eder. Kişi ancak o zaman hidayete erer.

Rabbimizin kelamı olan yüce kitabımızın feyzinden, nurundan daha çok kimselerin istifade edebilmesi için onu sadece okumakla yetinmeyip çevremize ve çocuklarımıza öğretmek için gayret etmeliyiz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.): “Sizin en hayırlınız, Kur’an’ı öğrenen ve öğreteninizdir.”[5]  Buyur-muştur.

Neslimizin hidayet üzere kalmasını ve istikametini korumasını istiyorsak, onları Kur’an’ın aydınlığından mahrum bırakmamalıyız. Zira Kur’an’dan uzak kalmış bir nesil; İslam ahlakına yabancılaşma, kendi değerlerine sırt dönme ve yozlaşmış ideolojilerin pençesine düşme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bu hayati sorumluluğu hatırlatarak, hutbemi Peygamber Efendimizin (s.a.v.) şu hadis-i şerifi ile nihayete erdiriyorum: “Çocuklarınızı şu üç haslet üzerine terbiye edin: Peygamberinizin sevgisi, Peygamberin ehl-i beytinin sevgisi ve Kur’an’ı okuma.” [6]

[1] Hadid, 9

[2] Zümer, 23

[3] Müslim, 2699

[4] Yunus 57

[5] Buhari, Fezailü’l-Kur’an, 21

[6] Suyuti, Cami’us-Sağir, C. 1, S. 114

***

Kur’an-ı Kerimden Dualar

Evlâdına Allâh’ ın kitâbını öğreten kimsenin sevâbı nedir?

Şeytanın En Sevdiği Şey

Sosyal medya’ya çevrimiçi Kur’an-ı Kerim’e çevrimdışı

Gözleri İbadetten Nasiblendirmek.

Âyetü’I-Kürsinin Fazilet Ve Havassı

KUR’AN-I KERİM’İN ŞEFAATİ

KUR’ÂN-I KERÎM’İ ANLAMAK İÇİN

KUR’ÂN-I KERÎM ŞİFÂDIR

Şeytanın En Sevdiği Şey

KUR’ÂN-I KERÎM HATMİ

Amelsiz Kur’an Okumak

KUR’ÂN-I KERÎM’İ ÖĞRENİP, OKUMAK VE OKUTMAK

EBEDÎ MUCİZE: KUR’ÂN-I KERÎM

Kur’an-ı Kerim Okumanın Fazileti Hakkında Hikaye

Kur’an-ı Kerimle İlgili Ayeti Kerimeler

KUR’AN-I KERİM İLE İLGİLİ HADİS-İ ŞERİFLER

YEMEK VAKTİ

İbn-i Sina’ya bir gün sağlık bakımından en uygun yemek vakitlerinin hangileri olduğu sorulunca, meşhur hekim şöyle bir cevap vermiş:

Zenginler acıktıkları, fakirler de yiyecek buldukları vakit!”

HUKUKUN ŞEYHÜLİSLÂMI

Sultan Abdülaziz Han devri şeyhülislâmlarından Turşucuzâde Ahmed Muhtar Efendi, bir gün makamındayken valide sultanın kahvecibaşısı gelir. Aksaray’da inşa edilen camiye ait vakıflardan doğan dava epey uzadığından, valide sultanın çok üzüldüğünü hatırlatır. Şeyhülislâm, “Hükme tesirim olmaz. Şer-i Şerif ne hükmederse öyle olur.” diye karşılık verir. Kahvecibaşı çıkıp gidince Turşucuzâde, etrafındakilere dönüp şöyle der: “Ben, valide sultanın değil, hukukun şeyhülislâmıyım. Ne zaman ki hak ve hukuka müdahale edilmek istenir ise aklıma, vaktiyle Ayasofya Medresesi’nde derse çıktığım zaman pabuçlarımı koltuğuma aldığım gelir. Hak hukuk bekçiliği zor iştir. Belki makama vefa getirmez ama kalbe şifa verir. Bu sebeple pabuç koltukta olacak, makamı bırakacak amma hakka dil uzattırmayacaksın!

Kaynak: Yedi Kıta Dergisi Sayı 211 Mart 2026 sayfa 53

Kırk yıllık Kanî, olur mu Yani?

Kırk Yıllık Kânî…

Kânî Efendi, divan şiiri geleneğine hâkim, mizaha ve hicve yatkın bir şahsiyettir. Hazırcevap bir zåt olduğu bilinir. Rivayetlere göre, Bükreş’te bulunduğu sırada bir Rum (veya Romen) kızına gönlünü kaptırır. Olacak ya kızın babası da papazdır. Baba papaz olunca evlilik şartı olarak Kânî’den Hıristiyan olmasını talep eder. Gerçekleşmesi mümkün olmayacak bu teklif karşısında Kânî Efendi, inancını değiştirmeyi reddeder ve şu cümleyi kurar:

Yapmayın papaz efendi! Kırk yıllık Kanî, olur mu Yani?”

“Yani” Hıristiyanların çok kullandığı bir erkek ismidir. Bu söz, dillere pelesenk olmuş ve “insan, aslını daima muhafaza etmelidir” manasına, o gün bugündür söylenilegelmiştir.

***

Kânî Efendi Kimdir?

1712’de Tokat’ta doğmuş, erken yaşta Mevlevi Tekkesi’ne intisap etmiş.

1755’te Sadrazam Hekimoğlu Ali Paşa tarafından İstanbul’a çağrılmıştır. Bir vakit Divan-ı Hümâyûn kaleminde çalıştıktan sonra Silistre veya Bükreş’e vazifelendirilmiş, orada uzun yıllar bulunmuştur.

SAYI 210/ŞUBAT 2026 YEDIKITA 43

Hz. Musa (a.s.)’ın İffeti ve Edep Örneği

İslam tarihinden kalpleri titreten, edep ve iffet üzerine muazzam bir kıssa… Hz. Musa’nın Medyen yolculuğunda karşılaştığı iki genç kızla olan diyaloğu, bir erkeğin iffetini ve bir genç kızın hayasını en güzel şekilde bizlere öğretiyor. Şeytanın adımlarından kaçınmak ve Allah rızası için sergilenen o asil duruşun detaylarını okumak için tıklayın. 👇

Link: https://gonullere.com/2014/03/16/hz-musa-a-s-iffeti/

Bir Babanın Sözü, Bir Oğlun Teslimiyeti

“Gördüğü rüya bir emir miydi, yoksa bir imtihan mı? Hz. İbrahim’in (a.s) yıllar önce verdiği bir söz, evlat sevgisiyle harmanlanmış en büyük sınavına dönüştü. 

Evladı Hz. İsmail’i kurban etmek üzere Beşir Dağı’na doğru yola çıkan bir baba… Yol boyunca fısıldayan bir şeytan, sarsılan dağlar ve her şeyden habersiz bekleyen bir anne. Ancak bu hikayede sadece kurban yok; benzersiz bir teslimiyet ve sarsılmaz bir iman var.

Hz. İsmail’in “Babacığım, emredileni yap; beni sabredenlerden bulacaksın” deyişiyle gökyüzündeki meleklerin bile gözyaşı döktüğü o an… Bıçağın kesmediği, taşın yarıldığı ve Cenab-ı Hakk’ın merhametiyle bir koçun indirildiği mucizevi son. 

Bu kıssa bize şunu hatırlatıyor: En sevdiğinden vazgeçebildiğin an, asıl vuslata erdiğin andır.

📖 Hikayenin tamamını ve teslimiyetin derinliğini okumak için  tıklayınız!

Hz.İbrahim(A.S.)’in Rüyası ve Kurban Kıssası

Azadan Azaya Kurtuluş: Kurbanın Sırrı

Efendimiz (s.a.v) birgün çok güzel ve boynuzlu bir Koç kurban etmek için aldı ve buyurdu ki;
“Allah’tan başka ilah yoktur (Allah’ü Ekber!) benim namazım, ibadetlerim, hayatım, Ölümüm, hep alemlerin Rabbi olan Allah içindir. Şerîki/ortağı yoktur Onun. Ben bununla emrolundum ve ben müslimlerin evveliyim.”
Sonra kurbanı kesti ve buyurdu;
👉 “Bunun kılı ve yünü, benim kılımın ateşten fidyesi dir.
👉 Bunun derisi, benim derimin ateşten (kurtuluşuna) fidyedir.
👉 Bunun kanı, benim kanımın ateşten fidyesidir.
👉 Bunun eti Benim etim’in ateşten (kurtuluşuna) fidyedir.
👉 Bunun kemikleri, benim kemiklerimin ateşten (kurtuluşuna) fidyedir.
👉 Bunun damarları benim damarlarımın ateşten (kurtuluşuna) fidyedir.”
Sordular:
Yâ Resülallah (s.a.v) Afiyetler olsun. Bu sadece size mi mahsustur?
Efendimiz (s.a.v) buyurdu: “Hayır! Bu bütün ümmetim içindir. Tâ Kıyamet saatine kadar yeryüzüne gelecek olan bütün ümmetime mahsustur.
Bunu Cebrail (a.s) Allahü Teala azze ve celle Hazretleri’nden bana haber verdi.”

(Ruhul Beyan tercümesi cilt: 8 sayfa 35 – 36)

20 Nisan – Şerefli Gün

Önümüzdeki pazartesi günü 20 Nisan. Resulullah (sav) efendimizin dünyayı teşrifinin yıl dönümü. 

Alemler rahmet olarak gönderilen Hz.Muhammed Mustafa (sav) Miladi 571 yılında Rebiul evvelin 

12. günü pazartesi sabahı dünyayı şereflendirdi.

Bu tarih, Miladi takvime göre 20 Nisana tekabül etmekteydi.

Bu sene de 20 Nisan’ın Sevgili peygamberimizin doğduğu gün olan Pazartesi’ne denk gelmesi ayrı bir güzelliktir.

Onun değdiği her şey; zaman, mekan, eşya, hep onunla değerlenir.

Çünkü O, “Habibim biz seni ancak ancak alemlere Rahmet olarak gönderdik” ayetinin sırrına sahiptir. (Enbiya s.107)

Bu vesile ile Nisan ayı ve bu ayda yağan yağmurlar onunla bereketlenmiştir.

Günlerin en faziletlisi Cuma günüdür, müminin bayramıdır. Ancak pazartesi günü de Allah Resulü ile şereflenmiş kıymetli bir gündür.

Onun dünyayı şereflendirdiği Mekke-i Mükerreme ve Hicret buyurup irtihal ettiği Medine-i Münevvere yeryüzünün en kıymetli arazisidir.

Eskilerin tabiri ile “Şerefül mekan bil Mekin.” Yani bir yerin kıymeti, şerefi, orada bulunanın kıymetindendir.

Bu sebeple Sevgili Peygamber efendimiz (sav)in mübarek vücudu şeriflerinin bulunduğu; Mescidi Nebevi içerisinde yer alan Hücre-i Saadet, dünyanın en kıymetli, en şerefli yeridir. Hatta yedi kat semadan ve Arştan bile kıymetli sayılmıştır. Çünkü orada alemler kendi hürmetine yaratılan Kainatın efendisi bulunmaktadır.

Beni vefatımdan sonra ziyaret eden, hayatımda iken ziyaret etmiş gibidir. Benim kabrimi ziyaret edene şefaatim hak olmuştur, müjdelerine kavuşmak isteyen milyonlarca ehli iman, Hac ve Umre vesilesi ile gittikleri mübarek topraklarda onu hürmet ve edeple ziyaret ederler ve Ümmetliğe kabulünü ve şefaatini ümit ederler.

Fahri kainat (sav)in mübarek hayatını ana hatları ile her Müslüman sahih bir şekilde bilmelidir. Onun mübarek hayatı, güzel ahlakı hepimiz için numunedir.

Hicri tarihle toplam 63 sene hayat sürdü. Sanki asırlarca yaşamış gibi, zaman onun için bereketlendi. 23 senelik fiili peygamberliğinde bir insanın katlanabileceği bütün sıkıntılara katlandı.

Dünya rahatı peşinde olmadı. İnsanların en fakiri olarak yaşadı. Gerçek hayat ahiret hayatıdır buyurur, dünyaya rağbet etmezdi.

İslam’ın yayılması ve korunması uğrunda hicretten sonraki on sene içerisinde tam 27 defa gazaya çıkmıştır. (Başlıca gazalar; Bedir, Uhud, Hendek, Hayber, Huneyn ve Tebük’tür. Mekke’nin fethi ise bu sürecin en büyük manevi zaferlerindendir.)

Okuduğum hadis-i şerifte şöyle buyrulmaktadır: “Size iki şey bırakıyorum. Bunlara sımsıkı sarıldığınız müddetçe doğru yoldan asla sapmazsınız. Bunlar Allah’ın kitabı ve Rasûlünün sünnetidir.”(İmamı Malik,El-Muvatta)

Bu emanetleri, Ashabı kiram başta olmak üzere, tabiin ve onları takip eden İslam büyükleri ve bin yıldır bizim ecdadımız, bizlere kadar şerefle taşıdılar.

Resulullah (sav) Efendimizin emanetleri bugün bizlerin uhdesindedir.

İyi biliyoruz ki hem bizlerin hem bütün insanlığın kurtuluşu, dünya ve ahiret saadeti bu emanetlere sahip çıkmakladır. Bunlar bizlere ilahi hediyelerdir.

İçerisinde bulunduğumuz şu devirde; bilhassa, toplum olarak farklı mecralara itildiğimiz, üstelik en değerli varlıklarımız olan  çocuklarımızla imtihan olduğumuz şu günlerde, sığınılacak tek güvenli liman; Allah’ın kitabı ve Onun Resulünün sünnetidir. Çocuklarımıza yapılacak en güzel iyilik de, onlara istediği şeyleri değil; ihtiyacı olanları vermektir..

Onların da bizlerin de en büyük ihtiyacı; İman’dır, İslam’dır ve Resulullah’ın ahlakıdır.

Onun için Okul çağındaki evlatlarımızı, varsa çevremizdeki çocuklarımızı, yakınlarımızı, bu değerlerin aşılanmasını sağlayalım.

Bu şekilde hareket etmek , Resulullah’ın emanetine sahip çıkmaktır. Ve dünya ve ahiretin en büyük saadetine, Resulullah’ın büyük şefaatine layık olmaktır. 

***

Cennette Peygamber Efendimizle beraber olmak için

PEYGAMBERİMİZ(S.A.V) VE SÜNNET-İ SENİYYE

ALLÂHÜ TEÂLÂ’YI SEVEN, RESÛLÜ’NE TÂBİ OLUR

SULTANIN, PEYGAMBERİMİZE HÜRMETİ

Resûlullah (s.a.v.) Efendimizi Sevmenin Neticesi

SEVGİLİ PEYGAMBERİMİZE (S.A.V.) ÜMMET OLMA ŞUURU

SALEVÂT-I ŞERÎFE’NİN FAZÎLETİ

SALEVÂT-I ŞERÎFE MÎZÂNI AĞIRLAŞTIRIR

SALEVÂT-I ŞERÎFE GETİRMENİN FAYDALARI TIKLAYINIZ…

Salavatı Şerife Okumanın Fazileti Hakkında Hikaye Tıklayınız…

Bizim Selim’e Söyle tıklayınız…(İzlemeyenlere önemle tavsiye ederiz)

Allahü Teâlâya Muhabbetin Alâmeti

EHLİ SÜNNETE UYMAK

RESÛLÜ EKREM EFENDİMİZİN YÜKSEK AHLÂKI:

İYİLİK VE TAKVADA YARDIMLAŞMAK

İnsanlar, her ne kadar varlıkların en akıllısı olsalar da tek başlarına her şeyin üstesinden gelme ve hayatlarını huzur içinde sürdürme imkanına sahip değildirler. Ancak yardımlaşarak birbirlerinin eksiklerini tamamlayabilir; böylece huzura ve saadete erebilirler. Fakat bu yardımlaşmanın iyiliklere mahsus olması icap eder.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir Hadis-i Şeriflerinde şöyle buyurur: “Mü’min mü’min için, parçaları birbirini destekleyen bir bina gibidir.”[1]

Toplumun huzurunu bozan temel sebep, kötülükte sergilenen dayanışmadır. Bu yozlaşmanın önüne geçmek ancak doğru bir iyilik ve kötülük tarifi ile mümkündür. Ölçünün kişiden kişiye değişmesi, toplumu içtimai bir kaosa sürükler. İslam düşüncesinde bu karmaşanın çözümü vahiydir. Allah (c.c.), insanların imtihanı kazanıp cennete ulaşmalarını dilediği için, neyin iyi neyin kötü olduğunu peygamberleri vasıtasıyla bizlere bildirmiştir.

Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de biz kullarına şöyle buyurmaktadır: “İyilik ve takva üzere yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allah’a karşı gelmekten sakının. Çünkü Allah’ın azabı şiddetlidir.”[2]

Bu Ayet-i Kerime, Müslüman toplumu “hayırlı işlerde birlik olmaya” çağırmaktadır. Ayet-i Kerimedeki “birr” yani iyilik kelimesinin manası bir başka Ayet-i Kerime’de şöyle açıklanmaktadır:

“İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı taraflarına çevirmeniz(den ibaret) değildir. Asıl iyilik, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitap ve peygamberlere iman edenlerin; mala olan sevgilerine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, (ihtiyacından dolayı) isteyene ve (kölelikten kurtulmaları için) kölelere verenlerin; namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren, ahitleştiği zaman sözlerini yerine getirenlerin ve zorda, hastalıkta ve muharebenin şiddetlendiği zamanlarda (direnip) sabredenlerin tutum ve davranışlarıdır. İşte bunlar, doğru olanlardır. İşte bunlar, Allah’a karşı gelmekten sakınanların ta kendileridir.”[3]

Görüldüğü gibi; Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman gibi batınî taatler ve Allah’ın sevdiği şeyde malını infak etmek, namazı kılmak, zekâtı vermek, ahde vefa göstermek, kaderin icabı olan fakirlik ve hastalığa sabretmek gibi zahirî taatler iyilik mefhumunun içindedir. Allah’ın yarattıklarına iyilik ve ihsanda bulunmak, anne babaya ve akrabaya iyilik yapmak da buna dahildir.

Maddi yardımlar değerlidir; ancak asıl iyilik, yolunu kaybetmiş olanların hidayetine vesile olmak ve onları dünya ile ahiret saadetine ulaştırmaktır. Böylesine kapsamlı bir hizmet tek başına verilemeyeceği için, insanlığın manevi ihyası adına çalışanlarla omuz vermek, iyilikte yardımlaşmanın zirvesidir.

Zira mealini okuduğum “İyilik ve takva üzerine yardımlaşma”yı emreden ayet-i kerimedeki takvayı alimlerimiz şu şekilde izah etmişlerdir:

“Takva, Kur’an-ı Kerim’de üç mertebe üzerine zikrolunmuştur. Birincisi ebedi azaptan korunmak için şirkten uzak durarak ehl-i imandan olmaktır. İkincisi büyük günahları işlemekten ve küçük günahlarda ısrar etmekten uzak durup farzları ifa etmektir. Üçüncüsü de kalbini meşgul eden ve Hakk’ı unutturan her şeyden yüz çevirip, bütün mevcudiyeti ile Hak Teâla’ya yönelmektir. Bu üçüncü kısım, “Ey İman edenler Allah’tan hakkıyla korkun”[4] mealindeki ayet-i Kerime ile ifade edilendir.”

[1] Buhari, salat 88; Müslim, Birr, 65

[2] Maide Suresi, 2

[3] Bakara Suresi, 177

[4] Al-i İmran Suresi, Ayet 102

Sâlih Amel

Salih amel, İslam ölçülerine göre doğru kabul edilen Allah-ü Teâlâ ve Rasulü’nün rızasına uygun olan bütün iş, hareket, hayır ve iyilikler demektir. İradeye dayalı tüm güzel davranışlar, ibadetler, ferdi, içtimai ve ahlaki vazifeler sâlih amel dairesine girer. Allah’ın rızasına ve Rasulü’nün tasvibine uygun olmayan işlere de “sâlih olmayan ameller” denilir. Nitekim Nuh Aleyhisselam’ın iman etmeyen oğlunun boğulmaktan kurtulması için dua etmesi üzerine Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu: “Ey Nuh, o senin ailenden değildir. Çünkü onun işlediği amel, sâlih olmayan bir ameldir.”[1]

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de bir Hadis-i Şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır: “Amelinin (kötülüğü sebebiyle) geri bıraktığı kişiyi soyu sopu ileri götüremez.”[2]

Bir amelin sâlih olabilmesi için onu yapan kişinin imanlı olması ve niyetinin de düzgün olması icap eder. Niyet, amelin güzel olmasında belirleyici rol oynar. Onun için evvela niyetin yeri olan kalbin ıslahı temin edilmelidir. Allah’ın habibi ve kalplerin tabibi olan Peygamber Efendimiz (s.a.v.) kalbin sâlih veya bozuk olmasının neticelerine şöyle dikkat çeker:

“Dikkat edin! Vücutta öyle bir et parçası vardır ki o sâlih (doğru ve düzgün) olursa bütün vücut sâlih olur. O fâsit (bozuk) olursa bütün vücut fâsit olur. Dikkat edin! O, kalptir.”[3]

Mevla’mız, sahip olduğumuz her şeyin fani olduğunu, asıl ve kalıcı olanın sâlih ameller olduğunu mealen şöyle beyan buyurur:

“Servet ve oğullar dünya hayatının süsüdür. Kalıcı olan sâlih ameller ise Rabbinin nezdinde hem sevapça daha hayırlı hem de ümit bağlamaya daha layıktır.”[4]

Fani lezzetlere aldanıp nefsani arzularına göre yaşayan ve önlerinde bir ahiret hayatının olduğunu hesaba katmayan inkârcıların, ahirette nasıl pişman olacakları, bir ayet-i kerimede şöyle anlatılır:

“Rablerinin huzurunda (utançtan) başlarını öne eğmiş; ‘Rabbimiz, gördük, işittik, bizi (dünyaya) geri döndür de sâlih amel işleyelim; artık kesin olarak inandık!’ demekte olan suçluları bir görsen!”[5]

Salih ameller kişinin hem dünyasını hem de ahiretini mamur kılar. Mutlu ve huzurlu bir hayat yaşamak isteyen kişi, sâlih amelleri hayatının bir parçası haline getirmelidir. Rahmeti bol olan Rabbimiz bir ayet-i kerimesinde şöyle buyurur:

“Erkek ve kadından kim mü’min olarak sâlih amel işlerse elbette onu (dünyada) güzel bir hayatla yaşatırız. Ve (ahirette) onlara mükafatlarını, yapmakta olduklarının en güzeliyle veririz.”[6]

Ayet-i kerimede dünyada verileceği vadedilen güzel hayatı müfessirler şöyle izah etmişlerdir:

Birincisi helal rızık, ikincisi kanaat, üçüncüsü Allah’ın rızasına götüren ibadetlere muvaffakiyet, dördüncüsü ibadetlerin tadını alabilmektir.

Ahirette verilecek en güzel mükafat da hiç şüphesiz cennettir.[7]

Sâlih amellerin ne olduğuna gelince, bunların başında ilk olarak Allah’ın farz kıldığı ibadetler, daha sonra Rasulünün sünneti ve diğer güzel ameller gelir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir Hadis-i Şeriflerinde şöyle buyurur:

“İnsanların her bir eklemi için her gün sadaka icap eder. İki kişi arasında adaletle hükmetmek sadakadır. Bir adamın hayvanına binmesine yardım etmek veya onun eşyasını hayvanına yüklemek sadakadır. (İnsanlara söylenecek) güzel bir söz sadakadır. (Kişinin) namaza (giderken) attığı her adım sadakadır. (Başkasına) eziyet verecek bir maddeyi yoldan kaldırmak sadakadır.”[8]

Sâlih amellerle ancak sâlih insanlar meşgul olur. Sâlih insanları çok olan topluluklar, insanca yaşamanın zevkini ve huzurunu tadarlar.

[1] Hud, 46

[2] Müslim, 2699

[3] Buhari, 52

[4] Kehf, 46

[5] Secde, 12

[6] Nahl, 97

[7] Kurtubi, Nahl 97’nin tefsiri.

[8] Buhari, 2989