Kategori arşivi: EHL-İ SÜNNET

20 Nisan – Şerefli Gün

Önümüzdeki pazartesi günü 20 Nisan. Resulullah (sav) efendimizin dünyayı teşrifinin yıl dönümü. 

Alemler rahmet olarak gönderilen Hz.Muhammed Mustafa (sav) Miladi 571 yılında Rebiul evvelin 

12. günü pazartesi sabahı dünyayı şereflendirdi.

Bu tarih, Miladi takvime göre 20 Nisana tekabül etmekteydi.

Bu sene de 20 Nisan’ın Sevgili peygamberimizin doğduğu gün olan Pazartesi’ne denk gelmesi ayrı bir güzelliktir.

Onun değdiği her şey; zaman, mekan, eşya, hep onunla değerlenir.

Çünkü O, “Habibim biz seni ancak ancak alemlere Rahmet olarak gönderdik” ayetinin sırrına sahiptir. (Enbiya s.107)

Bu vesile ile Nisan ayı ve bu ayda yağan yağmurlar onunla bereketlenmiştir.

Günlerin en faziletlisi Cuma günüdür, müminin bayramıdır. Ancak pazartesi günü de Allah Resulü ile şereflenmiş kıymetli bir gündür.

Onun dünyayı şereflendirdiği Mekke-i Mükerreme ve Hicret buyurup irtihal ettiği Medine-i Münevvere yeryüzünün en kıymetli arazisidir.

Eskilerin tabiri ile “Şerefül mekan bil Mekin.” Yani bir yerin kıymeti, şerefi, orada bulunanın kıymetindendir.

Bu sebeple Sevgili Peygamber efendimiz (sav)in mübarek vücudu şeriflerinin bulunduğu; Mescidi Nebevi içerisinde yer alan Hücre-i Saadet, dünyanın en kıymetli, en şerefli yeridir. Hatta yedi kat semadan ve Arştan bile kıymetli sayılmıştır. Çünkü orada alemler kendi hürmetine yaratılan Kainatın efendisi bulunmaktadır.

Beni vefatımdan sonra ziyaret eden, hayatımda iken ziyaret etmiş gibidir. Benim kabrimi ziyaret edene şefaatim hak olmuştur, müjdelerine kavuşmak isteyen milyonlarca ehli iman, Hac ve Umre vesilesi ile gittikleri mübarek topraklarda onu hürmet ve edeple ziyaret ederler ve Ümmetliğe kabulünü ve şefaatini ümit ederler.

Fahri kainat (sav)in mübarek hayatını ana hatları ile her Müslüman sahih bir şekilde bilmelidir. Onun mübarek hayatı, güzel ahlakı hepimiz için numunedir.

Hicri tarihle toplam 63 sene hayat sürdü. Sanki asırlarca yaşamış gibi, zaman onun için bereketlendi. 23 senelik fiili peygamberliğinde bir insanın katlanabileceği bütün sıkıntılara katlandı.

Dünya rahatı peşinde olmadı. İnsanların en fakiri olarak yaşadı. Gerçek hayat ahiret hayatıdır buyurur, dünyaya rağbet etmezdi.

İslam’ın yayılması ve korunması uğrunda hicretten sonraki on sene içerisinde tam 27 defa gazaya çıkmıştır. (Başlıca gazalar; Bedir, Uhud, Hendek, Hayber, Huneyn ve Tebük’tür. Mekke’nin fethi ise bu sürecin en büyük manevi zaferlerindendir.)

Okuduğum hadis-i şerifte şöyle buyrulmaktadır: “Size iki şey bırakıyorum. Bunlara sımsıkı sarıldığınız müddetçe doğru yoldan asla sapmazsınız. Bunlar Allah’ın kitabı ve Rasûlünün sünnetidir.”(İmamı Malik,El-Muvatta)

Bu emanetleri, Ashabı kiram başta olmak üzere, tabiin ve onları takip eden İslam büyükleri ve bin yıldır bizim ecdadımız, bizlere kadar şerefle taşıdılar.

Resulullah (sav) Efendimizin emanetleri bugün bizlerin uhdesindedir.

İyi biliyoruz ki hem bizlerin hem bütün insanlığın kurtuluşu, dünya ve ahiret saadeti bu emanetlere sahip çıkmakladır. Bunlar bizlere ilahi hediyelerdir.

İçerisinde bulunduğumuz şu devirde; bilhassa, toplum olarak farklı mecralara itildiğimiz, üstelik en değerli varlıklarımız olan  çocuklarımızla imtihan olduğumuz şu günlerde, sığınılacak tek güvenli liman; Allah’ın kitabı ve Onun Resulünün sünnetidir. Çocuklarımıza yapılacak en güzel iyilik de, onlara istediği şeyleri değil; ihtiyacı olanları vermektir..

Onların da bizlerin de en büyük ihtiyacı; İman’dır, İslam’dır ve Resulullah’ın ahlakıdır.

Onun için Okul çağındaki evlatlarımızı, varsa çevremizdeki çocuklarımızı, yakınlarımızı, bu değerlerin aşılanmasını sağlayalım.

Bu şekilde hareket etmek , Resulullah’ın emanetine sahip çıkmaktır. Ve dünya ve ahiretin en büyük saadetine, Resulullah’ın büyük şefaatine layık olmaktır. 

***

Cennette Peygamber Efendimizle beraber olmak için

PEYGAMBERİMİZ(S.A.V) VE SÜNNET-İ SENİYYE

ALLÂHÜ TEÂLÂ’YI SEVEN, RESÛLÜ’NE TÂBİ OLUR

SULTANIN, PEYGAMBERİMİZE HÜRMETİ

Resûlullah (s.a.v.) Efendimizi Sevmenin Neticesi

SEVGİLİ PEYGAMBERİMİZE (S.A.V.) ÜMMET OLMA ŞUURU

SALEVÂT-I ŞERÎFE’NİN FAZÎLETİ

SALEVÂT-I ŞERÎFE MÎZÂNI AĞIRLAŞTIRIR

SALEVÂT-I ŞERÎFE GETİRMENİN FAYDALARI TIKLAYINIZ…

Salavatı Şerife Okumanın Fazileti Hakkında Hikaye Tıklayınız…

Bizim Selim’e Söyle tıklayınız…(İzlemeyenlere önemle tavsiye ederiz)

Allahü Teâlâya Muhabbetin Alâmeti

EHLİ SÜNNETE UYMAK

RESÛLÜ EKREM EFENDİMİZİN YÜKSEK AHLÂKI:

İSLAMSIZ MÜSLÜMANLIK

Yazımda “İslamsız Müslümanlık” başlığını kullanmak içimi acıtmış olsa da bugün acı gerçeklerle yüzleşmenin zamanının geldiği hatta geçtiğini düşünüyorum.

Genel açıklamasıyla “İslamsız Müslümanlık”; kişinin İslam’ın temel öğretilerini, ahlaki ilkelerini, ibadetlerini ve inanç sistemini uygulamadan, sadece Müslüman kimliğiyle var olmasıdır.

İnanırken Müslüman, yaşarken gayri Müslim gibi yaşamanın adı; İslamsız Müslümanlığı en açık ve net biçimde özetlemektedir.

En acısı da ne biliyor musunuz?

Müslümanım deyip gayri Müslim gibi yaşayan kişilerin gerçekten Müslümanlığı İslam’ın emir ve yasakları doğrultusunda yaşamaya çalışanları İslam’dan uzaklaşmakla suçlamalarıdır.

Elbette ki, Müslümanlığı yaşamaya çalışan kişilerin İslam’a uygun olmayan söz ve davranışları eleştirilebilir; ancak, Müslüman eleştirisi İslam eleştirisine dönüşmemelidir.

Ülkemizde Müslümanlığın sembollere, kimlik siyasetine, kültürel alışkanlıklara indirgendiğini ben de görüyorum.

Yani, insanların bazıları gerçekten “Allah(cc)’ın istediği gibi Müslüman” olmak yerine, “başkalarının Müslüman gördüğü gibi” olmaya çalışıyorlar.

Dindar görünüyor, konuşurken sanki evliya ama adalete, kul hakkına ehemmiyet vermiyor, merhamet ve insaftan uzak! Bu tür davranışlar “İslamsız Müslümanlık” eleştirisini haklı çıkaran somut göstergelerdir.

Allah(cc)’ın istediği Müslümanlık nasıl olur?

İslam; iman, salih amel ve ihlas bütünlüğü içinde Müslümanı tarif eder.

İslam’da iman Müslüman olmanın temel şartı olmakla birlikte iman-ibadet ve ihlas bir araya geldiğinde, Kur’an-ı Kerimin tarif ettiği Müslüman ortaya çıkar.

İman, kalben kabul, Allah(cc)’a teslimiyet; salih amel, imanın namaz, adalet, ahlak, infak, vb hayatta somut hale gelmesi; ihlas, yapılan her şeyin Allah(cc) için ve gösterişten uzak olmasıdır.

Bu üç unsur olmadan hakiki Müslümanlık gerçekleşmez ve ”İslamsız Müslümanlık” tehlikesi başlar.

Bazı insanlar: “Benim kalbim temiz, içimden inanıyorum yeter”
der ama ne namaz kılar ne sorumluluk hisseder ne de İslam’ın sosyal ilkelerini yaşatır.

Bu durumda: iman vardır ama salih amel yoktur. Din, vicdanî bir rahatlamaya indirgenmiş olur ki, bu durum; ”İnançlı ama eylemsiz” bir Müslümanlık anlayışı yani, İslamsız bir inanç.

Amel olup ihlasın olmaması Müslümanlığı gösteriş sınırlarına hapsetmek olur ki, bu durumda amel boşa gider ve kişiyi riyaya götürür, riyada imansızlığa kapı aralar.

Kur’an-ı Kerimde Rabb’imiz; “Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar namazlarında gafildirler. Onlar gösteriş yaparlar.”(Maun 4–6) Buyurmaktadır.

İhlas yoksa amel amacından sapar. Bu da başka bir “İslamsız Müslümanlık” biçimidir.

Bazı insanlar var ki; ibadetlerini yerine getirir ama insanlara kaba davranır, kul hakkını gözetmez, yalan söyler, adaletsiz davranır.

Eğer bir insan namaz kılıyor ama kötülük yapmaktan geri durmuyorsa, bu durumda görünüşte amel var ama içeriği boştur.

Bu da “İslamsız Müslümanlık” eleştirisinin haklı olduğu bir tablodur.

Gerçek Müslümanlık, kalpte başlar, davranışta görünür, samimiyetle tamamlanır.

Özetle: iman, salih amel ve ihlas bütünlüğü bozulduğunda, geriye İslamsız bir Müslümanlık kalır. Bu kişi Müslüman görünebilir ama İslam’ın ruhunu taşımaz. Dini sadece etiket olarak yaşar, hakikat olarak değil.

Bu yüzden çözüm, daha fazla şekilcilik değil, daha fazla sahicilik, daha fazla tevazu, daha fazla bilinçtir.

En önemlisi de “Ehl-i sünnet ve’l cemaat” dairesinden çıkmamaktır.

EHLİ SÜNNET; Hz. Peygamber (s.a.s.)’in sünnetine ve ashâbının (r.a) yoluna bağlı olan ve onların izlediği dini yol ve metodu benimseyenler. Kitap ve Sünnet üzerinde ittifak etmiş, ihtilâf ve tefrikadan sakınmış, dinde münakaşaya sebep olan hususlarda aklı değil, Kitap ve Sünneti kaynak alan, nasları esas kabul eden topluluk. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in sünnetine tabi olanlara Ehl-i sünnet; onun sahâbîlerini adil kabul ederek onların din hususundaki metodunu takip edenlere de ehl-i cemaat ikisine birlikte ”Ehl-i sünnet ve’l-cemaat” denilmiştir.

Ali DUTAL

Kaynak : https://www.istiklal.com.tr/yazarlar/islamsiz-muslumanlik-1-1068997h

HAMD ve ŞÜKÜR

Nimetlere şükretmek, insani bir vazife, İslami bir vecibedir. Çoğu zaman, insanlardan gelen cüzi nimetleri görüp teşekkür ederiz de Mevla’mızın bize lütfettiği sonsuz nimetleri kendimizden bilip şükrünü eda etmeyiz. Gerçi yaptığı iyilikler karşılığında insanlara teşekkür etmek de insani ve vicdani meziyetlerdendir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.): “İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah’a da şükretmez”[1] buyurarak hem insanlara teşekkür etmenin hem de Allah’a (c.c.) şükretmenin ehemmiyetine işaret etmişlerdir.

Dünyaya gelişimiz; el, ayak, göz, kulak, ruh, akıl gibi maddi ve manevi nimetlerle donatılışımız; hatta verip aldığımız her nefes bize rahmeti bol olan Allah-ü Teâlâ tarafından meccanen bahşedilen nimetlerdendir. Bunlar üzerinde düşünmek ve nimeti veren Allah’a şükretmek icap etmez mi?

Cenab-ı Hakk Nahl suresinin başından itibaren kudretine delalet eden ve lütfuna işaret eden birçok nimetlerini saydıktan sonra 18. Ayetinde şöyle buyurur:

“Allah’ın nimetini saymaya kalksanız, onu sayamazsınız. Hakikaten Allah çok bağışlayan, pek esirgeyendir.”

Şükür, nimetin sahibini tanıyıp ona karşı acziyetini itiraf ve kulluğunu ikrar etmektir. Şükür nimetin ziyadeleşmesine ve bereketlenmesine vesile olur. Cenab-ı Hak İbrahim Suresi’nin 7. Ayetinde şöyle buyurur: “Hani Rabbiniz şöyle duyurmuştu: “Andolsun, eğer şükrederseniz elbette size nimetimi artırırım. Eğer nankörlük ederseniz, hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir.”

Her nimetin şükrü kendi derecesinde ve kendi cinsindendir. Malın şükrü zekatını vermek ve onu Allah yolunda sarf etmekle, bedenin şükrü ibadet etmekle, dilin şükrü Kur’an okumak, Allah’ı zikretmek, doğruyu konuşmakla, göz kulak el ayak gibi nimetlerin şükrü onları meşru yollarda kullanmakla olur.

Bunlar dünyada bize lazım olacak maddi nimetlerdir. Bu nimetlerin üzerinde hem dünyamızı hem de ahiretteki ebedi hayatımızı mamur edecek bir nimet vardır ki o da İMAN ve İSLAM nimetidir. Bu nimetin şükrünü eda etmek için de Allah’a daha çok ibadet ve yolunda daha çok hizmet etmeliyiz.

Tüm bu nimetlerin şükrünü dilimizle eda ederken HAMD ve ŞÜKÜR kelimelerini kullanırız.

Hamdetmek, şükretmekten daha umumi ve geniş bir mana ifade eder. Zira Hamd, Allah-ü Tealayı hamdedene veya başkasına ulaşan tüm nimetlerden dolayı methetmektir. Şükür ise şükredene ulaşan nimetler için yapılır.

Şükür üç türlüdür:

Birincisi kalbin şükrüdür. Bu da nimetleri ihsan edenin Allah (c.c.) olduğuna tereddütsüz inanmaktır. Nitekim Allah-ü Zülcelal: “Elinizde nimet olarak ne varsa Allah’tandır.[2] Buyurmaktadır.

İkincisi, dil ile şükretmektir. Bu şükür, nimeti veren Allah’ı övmek ve o nimetin Allah’tan geldiğini dile getirmektir. Bunun için de Mevla’mız: “Rabbinin lütuflarını şükranla an!”[3] buyurmuştur.

Üçüncüsü amel ile şükretmektir. Bu da kişinin nefsini ibadet ve itaatla terbiye etmesi ile mümkündür. Nitekim Sebe’ Suresinin 13. Ayet-i kerimesinde: “Ey Davud ailesi! Şükür için amel edin! (gayret gösterin). Kullarım arasında hakkıyla şükredenler pek azdır.” buyrulmaktadır.

Hz. Aişe Validemiz geceleri ayakları şişinceye kadar namaz kılan Allah’ın Rasulüne: “Ya Rasulellah! Geçmiş ve gelecekte günah kapıları zatınıza kapandığı halde neden böyle yapıyorsunuz?” deyince o Alemlerin Efendisi: “Ya Aişe, (Rabbime) çok şükreden bir kul olmayayım mı?” diye cevap vermişlerdir.[4]

[1] Ebu Davud, 4811

[2] Nahl, 53

[3] Vedduha Suresi, 11

[4] Buhari, Teheccüd, 6

***

HAMD OLSUN AYAĞIM YERİNDE

HAMDETMENİN EHEMMİYETİ

NİMETLERE ŞÜKÜR.

ŞÜKÜRLER OLSUN 

HAMD ve ŞÜKÜR

Allah Resulünün niyeti hepimizden sağlam değil miydi?

Yüce İslam dini, bütün insanlığa en son ve en mükemmel din olarak gönderildiği için, mensuplarına da bu şuuru layık görmüş, onları İslam’dan mahrum olanlardan daima üstün kılmıştır. Her Müslüman bunun farkındadır.

Nitekim Sen Müslüman mısın diye sorulduğunda “Evet Müslüman’ım“ şeklinde değil; ”Elhamdülillah Müslüman’ım” diye cevap verilip, İslam’ın bir nimet olduğunun hatırlatılması ve hamd edilmesi bundandır. Hadis-i şerifte bu üstünlük şöyle ifade edilir:      İslamiyet daima yücelir ve hiçbir şey ondan üstün olamaz.” (Sahihi Buhari)

İşte bu üstünlük şuuru sebebi ile Müslümanlara; gayri Müslimlerle her türlü ticari, insani ve medeni münasebete izin verilmişken; onlarla kalben beraber olacak, kalplerini yabancılara meylettirecek durumlar caiz görülmemiştir.

Nitekim Kuran-ı Kerim’in anahtarı olan Fatiha suresinin son ayetinde;

 غَيرِ المَغضُوبِ عَلَيهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَ derken;

Yahudiler ve onlar gibi Allah’ın gazabına uğrayanlardan, Hıristiyanlar ve onlar gibi Hak yoldan sapanlardan uzak olmak için Mevla’mıza dua etmekteyiz.

Yine bundan dolayıdır ki; Namaz gibi en mühim bir ibadeti, güneşe tapanlara benzememek için; güneşin doğduğu, zirvede olduğu ve battığı anda kılmak, ateşe tapanlara benzememek için ateşe karşı kılmak, mekruhtur.

Muharrem’in onuncu günü oruç tutan sevgili Peygamberimiz (sav)’e, bu günde Yahudiler de tutuyor, denince; ”öyle ise biz de onlardan ayrılmak için seneye dokuzu ila beraber tutarız.” Buyurmuşlardır.

Peygamber efendimiz (sav.) Medine-i Münevvere’ ye geldiklerinde Ensar’ın yılın iki gününde eğlendiklerini gördü de onlara; “Bu iki gün nedir? “diye sordu. Onlar da; Cahiliye döneminde bu iki gün bizim bayramımızdı, dediler.

Bunun üzerine buyurdular ki: “Allahü teala sizin bu iki gününüzü onlardan daha hayırlısı ile değiştirdi. O da Kurban ve Ramazan bayramıdır.” (Ebu Davud, 1134)

 Ayrıca bayramların,dinlerin sembolü olduğunu açıklayarak şöyle buyurmuştur: “Her kavmin bir bayramı vardır. Bizim bayramımız da bunlardır.”(Buhari, 909)

Böylece Müslümanlar kendi bayramlarına kavuşup, cahiliye adetlerinden uzaklaşmış oldular.

Burada şu soru akla gelebilir. Bizim niyetimiz yabancılara benzemek değil; şeklen benzerliğin ne mahzuru var? Evet, niyet zaten asıldır.

Peki, Allah Resulünün niyeti hepimizden sağlam değil miydi?

Ama bu mevzu o kadar mühim ki Mevla’mız şeklen bile benzerliğe razı olmuyor.

İslam her şeyi ile ayrı ve özeldir. Ortaklık yani şirk kabul etmez.

Başkalarına benzemek onları hoş ve güzel görmektir bu ise kalbin o tarafa meyletmesine sebep olur. Hâlbuki üzerinde en çok titrememiz, korumamız gereken  varlığımız, Rabbimizin bizlere bahşettiği iman nimetidir.

 Nitekim büyük İslam âlimi İmamı Rabbani Hz. şöyle buyurur:

 “…Gayr-i Müslimlerin kendi dinlerince değerli saydıkları hususi günlerine onlar gibi katılıp rağbet etmek (Allah muhafaza) şirktir ve küfür’ dür.”(Mektubat-ı şerif,C.3/M.41)

Yabancılara benzemenin toplumlara zararını Sosyolojinin ilminin kurucusu kabul edilen büyük İslam âlimi İbn-i Haldun, şöyle anlatır:

”Benzemek, taklit etmek onu güzel görüp benimsemeye yol açar.Hâlbuki mağlup ve geri olan topluluklar, kendinden üstün gördüklerine özenip taklit ederler. Bu taklit onları ilerletmediği gibi, bir de kendi benliklerinden, manevi değerlerinden uzaklaşıp mahrum kalmalarına ve neticede tamamen çökmelerine sebep olur.”(İbn-i Haldun, Mukaddime Terc.465/22)

Bu bakımdan, sadece son birkaç asır, batı Hıristiyan âleminin maddi yönden gelişmesi, Müslümanlardaki inanç ve üstünlük şuurunu zedelememelidir.

Maddi üstünlük zamanla el değiştirir durur. Bu bir imtihandır.

Asıl olan maneviyat ve ebedi hayattır.

Al-i İmran suresinin 139. Ayeti kerimesinde şöyle buyruluyor:

”(Ey müminler)Sakın gevşeklik göstermeyin, hüzünlenmeyin, eğer gerçekten inanıyorsanız, en üstün olan daima sizlersiniz.”

 Asrı saadetten bir misal vermek istiyorum: Uhud harbi her yönden ibretlerle doludur.

 Müslümanlar, Bedir’den sonra burada da müşriklere galip gelmişlerdi.

Ancak; okçuların yerini terk etmesi ile çok büyük sıkıntılar yaşadılar, kayıplar verdiler.

Harbin sonunda Müşriklerin reisi Ebu Süfyan galip bir eda ile şunu söyledi:

Harp sıra iledir. Bu gün Bedrin karşılığıdır. Bunun üzerine Hz.Ömer (ra), Resulü Ekrem (sav) efendimizden izin alarak ona şu cevabı verdi:

Hayır! Siz hiçbir zaman üstün değilsiniz. Çünkü bizim ölülerimiz şehittir,Cennetedir, Sizinkiler ise Cehennem’dedir.

İşte hakiki imanın gerektirdiği şuur, budur.

Bu iman ve şuura sahip olan kimse, başkalarına rağbet etmez.

Gayri Müslimlerin ne yılbaşı’ları, ne yortuları, ne bozuk inanç ve aile yapıları; hangi ambalaj içinde gelirse gelsin, onları etkilemez.

Bize evrensel diye sunulan yılbaşı gecesi kutlamaları ve yortuları gerçekte kiliselere ait dini merasimlerdir.

Hakiki iman sahipleri bunun farkındadır ve onların; yılbaşı eğlencesi ile de piyango adı altında içimize sokulmak istenen kumarla da işi olamaz.

Hakiki müminlerin gözü, gönlü ise; İman ve İslam sevinci, Kuran ve Resulullah aşkı ile dopdoludur.

Bu sebeple onlar, Ayeti kerimede müjdelendiği gibi (dünyada da ahirette de ) daima en üstün, en değerlidirler. Böylesi kâmil bir imana sahip olmak ne büyük bir zenginlik ne büyük bir bahtiyarlık.                                                                                                                   

Allâhü Teâlâ’yı sevmek ve rızâsına kavuşmak

Kâinâtın Efendisi Muhammed Mustafa (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimiz bütün âlemlerin peygamberidir. Allâhü Teâlâ’yı sevmek ve rızâsına kavuşmak ancak Resûlullâh Efendimiz’e tâbî olup emirlerine itâat etmekle olur. Kim Resûlullâh Efendimiz’e tâbi olmadan Allâhü Teâlâ’yı severim derse bu kimse yalancıdır. Peygamberimizi (sallallâhü aleyhi ve sellem) görüp ona îmân eden Ashâb-ı Kirâm’ın şerefleri bütün ümmetten pek yüksektir. Bu da Resûl-i Ekrem Efendimiz’e sahabî olmalarının ve İslâm Dîni’ne ilk evvel hizmet etmiş bulunmalarının bir mükâfâtıdır. Resûlullâh Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) ?Ashâbıma hürmet ediniz. Zîrâ onlar sizin en hayırlılarınızdır.? buyurdular. Binâenaleyh, biz o yüksek zâtların istisnâsız hepsine hürmet ve muhabbet ederiz. Ehl-i Sünnet’ten olan bütün Müslümanlar böyle inanır ve böylece hareket eder, bütün Ashâb-ı Kirâm’ı hürmetle yâd ederler.

Kaynak : İslam Tarihinden Altın Sayfalar

ALLÂHÜ TEÂLÂ’YI SEVEN, RESÛLÜ’NE TÂBİ OLUR

Allâhü Teâlâ Hazretleri, Resûlullâh (s.a.v.) Efendimize uymamızı, onun izinden gitmemizi emredip bidatlerden; Habîbi’nin sünnetine uymayan her şeyden sakındırarak -meâlen-: “(Habîbim Ahmed) de ki: Eğer siz, Allâh’ı seviyorsanız, hemen bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah Gafûr’dur, Rahîm’dir.” (Âl-i İmrân Sûresi, âyet 31) buyurmuştur. Allâhü Teâlâ’yı sevmek ve rızasına kavuşmak ancak Resûlullah Efendimize tâbi olup emirlerine itaat etmekle, sünnet-i seniyyesine sarılmakla olur.

Allâhü Teâlâ, Nûr Sûresi’nin 63. âyet-i kerîmesinde ise -meâlen-: “…Artık onun (Resûlullâh’ın) emrine muhâlefet edenler, kendilerine bir fitne ermesinden veya kendilerine elîm bir azâbın çarpmasından sakınsınlar.” buyurmaktadır. Bu âyet-i kerîme, Peygamber Efendimize (s.a.v.) yapılan muhâlefetin pek büyük bir günah olduğuna delâlet eder. Allah ve Resûlü bir meselede hüküm verdiği zaman müminler için tercih hakkı yoktur. Çünkü Hazret-i Allâh’ın emir buyurduğuna tâbi olmak lâzım geldiği gibi, Peygamber Efendimizin (s.a.v.) istediği şeylere de tâbi olmalıdır. Zira her kim, Allâh’a ve Resûlü’ne herhangi bir şeyde muhâlefet ederse apaçık bir sapıklığa düşmüş ve hak yoldan çıkmış olur. Kişi, bu husûsta itikâd ve amele dair bilgileri Ehl-i Sünnet âlimlerinin yazdığı kitaplardan, ilmihâllerden öğrenmeli, bunda kusur etmemelidir.

Nisâ Sûresi’nin 115. âyet-i celîlesinde -meâlen-: “Her kim de kendisine, doğru yol belli olduktan sonra Peygambere muhalefette bulunur ve müminlerin yolunun gayrısına giderse biz, onu gittiğine bırakırız ve kendisine Cehennem’i boylatırız ki o, ne fena gidiştir.” buyurulmuştur.

Nisâ Sûresi’nin 69. âyet-i celîlesinde ise -meâlen-: “Ve her kim, Allâhü Teâlâ’ya ve Peygambere itaat ederse, işte onlar, Allâhü Teâlâ’nın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddîklar, şehitler ve sâlih zâtlar ile beraberdirler. Onlar ise ne güzel arkadaşlardır.” buyurulmuştur.

***

“Kişi dostunun dini üzeredir….”

Resûlullaha tabi olmak

Müslüman, Cenab-ı Hakkın üzerimizdeki en büyük nimeti olan;

Sevgili Peygamberimiz’e (sav) ümmet olmanın büyüklüğünü unutmamalıdır.

Şükründen aciz olduğumuz böyle bir nimete layık olmak için elbette bizim de yapmamız gereken hususlar vardır.

Ona ümmet olmanın şükründen ve bazı icaplarından bahsetmek gerekir. Çünkü her nimetin bir hesabı olduğu gibi, kıymeti bilinmeyen nimetin elden çıkması da kolaydır.

Al-i İmran suresi 31.ayeti kerimesinde yüce Mevla’mız şöyle buyuruyor:

“(Ey Habibim) De ki: Eğer siz Allâh’ı seviyorsanız hemen bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah Gafûr’dur,Rahîm’dir.”

Bu ayeti kerimede hem dünyada hem de ahirette bahtiyar olmanın yolu açıkça ilan edilmiştir. Allahü Teala’yı seven ve Allahımızın kendisini sevmesini, dünya ve ahirette mesut ve bahtiyar kılmasını isteyen kimsenin yapması gereken şey çok nettir.

O da Allahın en sevgilisi olan Resulullah (sav)e her hususta tabi olmaktır.

Buna muvaffak olan kişiye müjdelenen şey ise Cenab-ı Hakkın o kişiyi sevmesidir. Hz. Allah’ın sevgisi ise dünyamız ve ahiretimiz için en büyük sermaye, en büyük kazançtır.

O halde Resulullah (sav)e uymak, tabi olmak ve bunu muhafaza etmek, her Müslümanın en büyük arzusu, hedefi olmalıdır.

Öyle ki ondan öte bir hedef, ondan öte bir güzellik yoktur.

Allah Resulüne tabi olmanın ne olduğunu, birkaç başlıkta hatırlamaya çalışalım:

Evvela Ehli sünnet ve’l cemaat üzere inanç ve itikada sahip olmak ve bunu diğer yanlış akımlardan korumak gerekir. Çünkü bu işin aslıdır.

Ehli sünnet inancı, Resulullah (sas)in ve onun ashabının inancıdır.

İkinci olarak, Allah ve Resulünün haram kıldıklarından şiddetle sakınmak ve farz kıldıklarına da sımsıkı sarılmaktır.

 Beraberinde, sünnet ve nafileleri de ihmal etmemektir.

Çünkü bunlar farzların tamamlayıcısıdır.

Hepsi beraber imanı koruyan kalelerdir.

Ayrıca; ibadetlerle alakalı olmasa da günlük yaşayışla ilgili, peygamberimiz (sav)in sünneti olan hususları da elimizden geldiği kadar severek yapmalıyız. Çünkü onlar Allahımız tarafından bizlere hediyedir, maddi manevi güzelliklere sebeptir. İbadette ve yaşayışta sünnetlere riayet etmek, Şefaat-i  Resulullah’a da sebeptir.

Bütün bunları yapabilmek için de sahih eserlerden ve bunları bilen ve yaşayan kimselerden iyice öğrenmeli ve hatta mümkün mertebe o Kuran ve sünnete bağlı kalan toplulukla beraber  olmalıdır. 

Resulullah (sas) efendimiz, veda haccında biz ümmetlerine, en büyük mucizesi olan Kur’an-ı Kerim’i ve onu tatbiki olan sünnetlerini emanet etmişlerdi. Cenab-ı Hak da Hıcr suresinin 9.ayeti kerimesinde Kur’an-ı (ve onun zımnında sünneti seniyyeyi) muhafaza edeceğini ilan etmiştir.

Onun için Yüce Mevla’mız her devirde sevdiği ve seçtiği kullarını Kur’an ve sünnetin hizmetine memur kılmıştır.

Tarih boyunca; Ashabı Kiram başta olmak üzere, Hz.Allahın seçtiği nasipli kimseler Kur’an’a hizmeti devam ettirdiler.

Dün olduğu gibi bugün de O emanete sahip çıkanlar; onu elden ele, dilden dile, gönülden gönüle aktaranlar, şartlar ne olursa olsun, bu bayrağı yere düşürmeyenler, hayatlarını, varlarını yoklarını Kur’an’ın ve dinin öğretilmesine, yaşanmasına adayanlar, Allah Resulünün bu tebliğine de tabi olmuş, onun hizmetlerine varis olmuş kimselerdir.

(Çünkü bu hizmet peygamber hizmetidir. Bunlardan İslam’ı öğrenmek, bunlara yardım etmek de Sevgili Peygamberimize yardım etmek, onu memnun etmek demektir.)

Hadis-i Şerifte; ”kişi sevdiği ile beraberdir.” Buyruluyor.(Buhari ve Müslim-Abdullah İbni Mesud’tan)

Bu dünyada Allah Resulüne severek tabi olan, onun emanetine sahip çıkan kişiyi sevgili peygamberimiz(sav)de ahiret hayatında yalnız bırakmayacaktır.

Her sıkıntısında o büyük şefaatçiyi yanında bulacaktır.

Ümmeti Muhammedin Fazileti

Sünnet-i Seniyye

https://pagead2.googlesyndication.com/pagead/js/adsbygoogle.js


(adsbygoogle = window.adsbygoogle || []).push({});

EHL-İ SÜNNET İTİKÂDINA UYMAYANIN PİŞMANLIĞI

İstanbul’da vâizlik yapan Sümbül Efendi’nin halifesi Şeyh Hasan Efendi (rah.) (v. 1617) anlatır:

Arabistan’a seyahat ederken Basra’da Hacı Ahmed denilen bir kimsenin evinde birkaç gün müsafir oldum. Bir ara Hacı Ahmed bir hatırasını anlattı:

“Şehrimizde Yahya adında ilim sahibi bir kimse vardı. Lâkin itikâdı bozuktu. Ehl-i Sünnet inancına uymuyordu. Ondan defalarca, Hz. Ebûbekr-i Sıddîk, Hz. Ömerü’l-Fâruk ve Hz. Osman bin Affân (r. anhüm) haklarında nice uygunsuz sözler duymuştuk. Bir gün bir paşaya, benim, onun arkasında namaz kılmadığım gibi, diğer Müslümanları da arkasında namaz kılmaktan caydırdığımı söylemiş.

Paşa, beni çağırtıp niçin ona uyup namaz kılmadığımı sordu. “Kişi göz göre göre kendini ateşe atar mı? Bir kimsenin kötü itikâdını bildikten sonra, ona uyup namaz kılmam.” dedim. Birkaç gün sonra, çarşıda Yahya Efendi’yi gördüm. “Gelin ey Müslümanlar!” diye bağırıyordu. Hemen, acele ile yanına vardık. Avucunun içi dişlerle dolu idi. Şöyle anlattı: “Bu gece rüyamda gördüm ki; kıyamet kopmuş ve ben, çok şiddetli bir susuzluk çekiyorum. Dolaşıp su ararken büyük bir havuz gördüm. Kenarında nuranî ve yaşlı bir zât duruyor, gelip geçenlere su dağıtıyordu. Yanına vardım ve kim olduğunu sordum. “Ebûbekr-i Sıddîk’ım” dedi. Ben, “Seni dünyada iken de sevmezdim, senin verdiğin suyu içmem!” dedim ve devam ederek havuzun diğer tarafına dolaştım.

Daha sonra Hz. Ömer ve Hz. Osman’ı da gördüm. Onlarla da aynı konuşmayı yaptım. En son Hz. Ali’yi gördüm ve hemen ayaklarına kapanıp yüzümü ve gözümü sürerek, ondan da su istedim. Bana, “Gelirken benim kardeşlerime rast gelmedin mi?” diye sordu. Ben de “Evet, rast geldim; lâkin ben onları sevmediğim için sularını da içmem. Ben, seni severim, senin suyundan içmek isterim!” dedim. Hazret-i Ali (r.a.) bana öyle bir tokat vurdu ki o acı ile uyandım. Bir de gördüm ki bütün dişlerim işte böyle dökülmüş.

Ey Müslümanlar! Şu ana kadar dalâlet yolundaydım. Hamd olsun ki Allâhü Teâlâ, beni şimdi hidayete erdirdi ve doğru yola girdim. Şu hâlimden ibret alın” dedi.

/ FAZİLET TAKVİMİ 16 Ocak 2021, Cumartesi

Niyette ihlâslı Olmak

ALLÂHÜ TEÂLÂ, İSLÂM DÎNİNİ FÂSIK VE FÂCİR KİMSE İLE DE KUVVETLENDİRİR

EbûHüreyre (r.a.) şöyle anlattı: “Hayber Gazası’na hazırlandığımız sırada Resûlullah (sallallâhü aleyhi ve sellem) Hazretleri, Müslüman geçinenlerden birisine işâret buyurarak “Şu kişi cehennem ehlindendir.” dediler.

Harp esnasında o kişinin gayretini ve şiddetli cenk ederek yaralandığını gören Ashâb-ı Kirâm’dan bazıları: “Böyle çalışan kimse ehl-i cehennem olur mu?” diye şüpheye düşeyazdılar. Neticede o kimse, yaralarının acısına sabretmeyip tirkeşinden (ok çantasından) bir ok çıkarıp kendisine sapladı ve intihâr etti. Müslümanlar bu hâli görünce Resûlullah Efendimize (s.a.v.) varıp: “Yâ Resûlallâh! Hak Teâlâ Hazretleri senin sözünü doğru çıkardı. O kimse canına kıydı.” dediler. Sonra Peygamberimiz (s.a.v.) Hazretleri, birine: “Kalk, ya filân! Halka bildir ki; cennete, mümin olandan başkası giremez. Hak Sübhânehû ve Teâlâ Hazretleri hakîkaten bu İslam dînini fâsık ve fâcir kimse ile de kuvvetlendirir.” buyurdu. Murâd-ı şerîfleri şudur ki:

Cennete girmeye, gerçek mümin olanlar lâyıktır. Mümin olmayanı İslâm uğrunda çalışmaz zannetmeyin. Bu din öyle bir dindir ki, Hak Celle ve Alâ Hazretleri bunu kuvvetlendirmek için fâcirleri bile kullanır.

Resûlullah (s.a.v.) Hazretleri şöyle buyurmuşlardır ki: “Hakîkaten kişi, başkalarına karşı cennet ehlinin amelini işler, hâlbuki kendisi cehennem ehlindendir. Ve gerçekten kişi başkalarına karşı cehennem ehlinin amelini işler, hâlbuki kendisi cennet ehlindendir.” Diğer bir hadîs-i şerifte şöyle buyurulmuştur: “Allâhü Teâlâ, sizin ne dış görünüşünüze ne de mallarınıza bakar. Ama o, sizin kalplerinize ve amellerinize bakar.” Velhasıl, Hak Teâlâ Hazretlerinin nazarı, kullarının kalplerine ve niyetlerinedir; niyetteki ihlâsadır. Yoksa Allâhü Teâlâ zengindir. Hiç kimsenin ameline ihtiyacı yoktur. Bütün ibâdetlerin faydası yine kullara aittir.

/ FAZİLET TAKVİMİ 28 Haziran 2020, Pazar

Müslüman; İslâm îtikâdını, inancını kat’î olarak kabul eden kimse:

Cenâb-ı Hakk’ı tam manâsıyla bilip, kendisinin acziyet ve kulluğunun farkına vararak, her işinde Hazret-i Allâh’a tevekkül ve îtimad eder. Korku ve ümit arasında Cenâb-ı Hakk’a bağlanır, evham ve bâtıl hayallere dalmaz. Bütün söz ve fiillerini, Cenâb-ı Hakk’ın işitip gördüğünün ve bildiğinin farkında olarak edepli bir şekilde yapar. Bütün yaratılmışlara karşı şefkat ve hakkâniyet üzere hareket eder.

Bütün insanların, her şeyi yaratan Hazret-i Allâh’ın kulu olduğunu bilir, kimseye yan bakmaz ve can yakmaz.

Hazret-i Allâh’ın vahdâniyetini tasdik eder. İbâdet ve kulluğa yalnızca Cenâb-ı Hakk’ın layık olduğunu bilir; her türlü yardımı, hidâyet ve mağfireti ondan bekler.

Peygamberlerin sonuncusu olan Hazret-i Muhammed Mustafa (sallallâhü aleyhi ve sellem)’e îman etmiş olduğundan bütün peygamberleri istisnasız olarak kabul eder, hiç birini diğerinden ayırmaz.

Kadere îman etmiş olduğundan, başına bir musîbet ve keder geldiği zaman rızâ gösterir ve ‘takdîr-i ilâhîdir’ diyerek üzüntüsünü büyütmez ve uzatmaz.

Âhirete îman etmiş olduğundan dünyada başına gelen musîbetler ne kadar artsa da ümitsizliğe düşmez, isyan etmeyi asla düşünmez. Âhiretteki ecrini düşünerek sıkıntılara karşı sabırlı olur.

Cenâb-ı Hakk’ı çokça zikrettiği için kalbi, Hz. Allâh’ın zikri ile nurlanıp sanatı, ticareti ve hiçbir dünyalık işi onu, Allâhü Teâlâ’yı zikirden alıkoymaz. Allâhü Teâlâ’nın sevgisi ile dolu olan kalbinde dünya sevgisi yer edemeyeceği için kendisini âhiret yolcusu olarak görür ve ecel kendisine ağır gelmez.

Peygamber Efendimizin (s.a.v.) sünnetine tâbi olur ve mübârek ashâbının hayatlarını öğrenerek onların hikmet, iffet, şecâat ve cömertlik gibi güzel ahlâkları ile ahlâklanır. Bu fâni âlemin geçici lezzetlerine iltifat etmeyerek dünyayı âhiretin tarlası olarak bilir ve gücü yettiği miktarda hayırlı fiil işleyerek arkasında güzel ameller bırakmaya çalışır.

Korku ve üzüntü üzere olmayıp rahat ve gönlü huzurla dolu olarak yaşar. Hevâsının (nefsinin gayr-i meşru arzularının) peşinde koşmayıp sadâkat ve vefâ ehli olur. (Nimet-i İslam)

/ FAZİLET TAKVİMİ 14 Nisan 2020, Salı