
Önümüzdeki pazartesi günü 20 Nisan. Resulullah (sav) efendimizin dünyayı teşrifinin yıl dönümü.
Alemler rahmet olarak gönderilen Hz.Muhammed Mustafa (sav) Miladi 571 yılında Rebiul evvelin
12. günü pazartesi sabahı dünyayı şereflendirdi.
Bu tarih, Miladi takvime göre 20 Nisana tekabül etmekteydi.
Bu sene de 20 Nisan’ın Sevgili peygamberimizin doğduğu gün olan Pazartesi’ne denk gelmesi ayrı bir güzelliktir.
Onun değdiği her şey; zaman, mekan, eşya, hep onunla değerlenir.
Çünkü O, “Habibim biz seni ancak ancak alemlere Rahmet olarak gönderdik” ayetinin sırrına sahiptir. (Enbiya s.107)
Bu vesile ile Nisan ayı ve bu ayda yağan yağmurlar onunla bereketlenmiştir.
Günlerin en faziletlisi Cuma günüdür, müminin bayramıdır. Ancak pazartesi günü de Allah Resulü ile şereflenmiş kıymetli bir gündür.
Onun dünyayı şereflendirdiği Mekke-i Mükerreme ve Hicret buyurup irtihal ettiği Medine-i Münevvere yeryüzünün en kıymetli arazisidir.
Eskilerin tabiri ile “Şerefül mekan bil Mekin.” Yani bir yerin kıymeti, şerefi, orada bulunanın kıymetindendir.
Bu sebeple Sevgili Peygamber efendimiz (sav)in mübarek vücudu şeriflerinin bulunduğu; Mescidi Nebevi içerisinde yer alan Hücre-i Saadet, dünyanın en kıymetli, en şerefli yeridir. Hatta yedi kat semadan ve Arştan bile kıymetli sayılmıştır. Çünkü orada alemler kendi hürmetine yaratılan Kainatın efendisi bulunmaktadır.
Beni vefatımdan sonra ziyaret eden, hayatımda iken ziyaret etmiş gibidir. Benim kabrimi ziyaret edene şefaatim hak olmuştur, müjdelerine kavuşmak isteyen milyonlarca ehli iman, Hac ve Umre vesilesi ile gittikleri mübarek topraklarda onu hürmet ve edeple ziyaret ederler ve Ümmetliğe kabulünü ve şefaatini ümit ederler.
Fahri kainat (sav)in mübarek hayatını ana hatları ile her Müslüman sahih bir şekilde bilmelidir. Onun mübarek hayatı, güzel ahlakı hepimiz için numunedir.
Hicri tarihle toplam 63 sene hayat sürdü. Sanki asırlarca yaşamış gibi, zaman onun için bereketlendi. 23 senelik fiili peygamberliğinde bir insanın katlanabileceği bütün sıkıntılara katlandı.
Dünya rahatı peşinde olmadı. İnsanların en fakiri olarak yaşadı. Gerçek hayat ahiret hayatıdır buyurur, dünyaya rağbet etmezdi.
İslam’ın yayılması ve korunması uğrunda hicretten sonraki on sene içerisinde tam 27 defa gazaya çıkmıştır. (Başlıca gazalar; Bedir, Uhud, Hendek, Hayber, Huneyn ve Tebük’tür. Mekke’nin fethi ise bu sürecin en büyük manevi zaferlerindendir.)
Okuduğum hadis-i şerifte şöyle buyrulmaktadır: “Size iki şey bırakıyorum. Bunlara sımsıkı sarıldığınız müddetçe doğru yoldan asla sapmazsınız. Bunlar Allah’ın kitabı ve Rasûlünün sünnetidir.”(İmamı Malik,El-Muvatta)
Bu emanetleri, Ashabı kiram başta olmak üzere, tabiin ve onları takip eden İslam büyükleri ve bin yıldır bizim ecdadımız, bizlere kadar şerefle taşıdılar.
Resulullah (sav) Efendimizin emanetleri bugün bizlerin uhdesindedir.
İyi biliyoruz ki hem bizlerin hem bütün insanlığın kurtuluşu, dünya ve ahiret saadeti bu emanetlere sahip çıkmakladır. Bunlar bizlere ilahi hediyelerdir.
İçerisinde bulunduğumuz şu devirde; bilhassa, toplum olarak farklı mecralara itildiğimiz, üstelik en değerli varlıklarımız olan çocuklarımızla imtihan olduğumuz şu günlerde, sığınılacak tek güvenli liman; Allah’ın kitabı ve Onun Resulünün sünnetidir. Çocuklarımıza yapılacak en güzel iyilik de, onlara istediği şeyleri değil; ihtiyacı olanları vermektir..
Onların da bizlerin de en büyük ihtiyacı; İman’dır, İslam’dır ve Resulullah’ın ahlakıdır.
Onun için Okul çağındaki evlatlarımızı, varsa çevremizdeki çocuklarımızı, yakınlarımızı, bu değerlerin aşılanmasını sağlayalım.
Bu şekilde hareket etmek , Resulullah’ın emanetine sahip çıkmaktır. Ve dünya ve ahiretin en büyük saadetine, Resulullah’ın büyük şefaatine layık olmaktır.
***

Nimetlere şükretmek, insani bir vazife, İslami bir vecibedir. Çoğu zaman, insanlardan gelen cüzi nimetleri görüp teşekkür ederiz de Mevla’mızın bize lütfettiği sonsuz nimetleri kendimizden bilip şükrünü eda etmeyiz. Gerçi yaptığı iyilikler karşılığında insanlara teşekkür etmek de insani ve vicdani meziyetlerdendir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.): “İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah’a da şükretmez”
Yüce İslam dini, bütün insanlığa en son ve en mükemmel din olarak gönderildiği için, mensuplarına da bu şuuru layık görmüş, onları İslam’dan mahrum olanlardan daima üstün kılmıştır. Her Müslüman bunun farkındadır.
Allâhü Teâlâ Hazretleri, Resûlullâh (s.a.v.) Efendimize uymamızı, onun izinden gitmemizi emredip bidatlerden; Habîbi’nin sünnetine uymayan her şeyden sakındırarak -meâlen-: “(Habîbim Ahmed) de ki: Eğer siz, Allâh’ı seviyorsanız, hemen bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah Gafûr’dur, Rahîm’dir.” (Âl-i İmrân Sûresi, âyet 31) buyurmuştur. Allâhü Teâlâ’yı sevmek ve rızasına kavuşmak ancak Resûlullah Efendimize tâbi olup emirlerine itaat etmekle, sünnet-i seniyyesine sarılmakla olur.


ALLÂHÜ TEÂLÂ, İSLÂM DÎNİNİ FÂSIK VE FÂCİR KİMSE İLE DE KUVVETLENDİRİR
Müslüman; İslâm îtikâdını, inancını kat’î olarak kabul eden kimse: