İbn-i Sina’ya bir gün sağlık bakımından en uygun yemek vakitlerinin hangileri olduğu sorulunca, meşhur hekim şöyle bir cevap vermiş:
“Zenginler acıktıkları, fakirler de yiyecek buldukları vakit!”
İbn-i Sina’ya bir gün sağlık bakımından en uygun yemek vakitlerinin hangileri olduğu sorulunca, meşhur hekim şöyle bir cevap vermiş:
“Zenginler acıktıkları, fakirler de yiyecek buldukları vakit!”
Sultan Abdülaziz Han devri şeyhülislâmlarından Turşucuzâde Ahmed Muhtar Efendi, bir gün makamındayken valide sultanın kahvecibaşısı gelir. Aksaray’da inşa edilen camiye ait vakıflardan doğan dava epey uzadığından, valide sultanın çok üzüldüğünü hatırlatır. Şeyhülislâm, “Hükme tesirim olmaz. Şer-i Şerif ne hükmederse öyle olur.” diye karşılık verir. Kahvecibaşı çıkıp gidince Turşucuzâde, etrafındakilere dönüp şöyle der: “Ben, valide sultanın değil, hukukun şeyhülislâmıyım. Ne zaman ki hak ve hukuka müdahale edilmek istenir ise aklıma, vaktiyle Ayasofya Medresesi’nde derse çıktığım zaman pabuçlarımı koltuğuma aldığım gelir. Hak hukuk bekçiliği zor iştir. Belki makama vefa getirmez ama kalbe şifa verir. Bu sebeple pabuç koltukta olacak, makamı bırakacak amma hakka dil uzattırmayacaksın!“
Kaynak: Yedi Kıta Dergisi Sayı 211 Mart 2026 sayfa 53
Kırk Yıllık Kânî…
Kânî Efendi, divan şiiri geleneğine hâkim, mizaha ve hicve yatkın bir şahsiyettir. Hazırcevap bir zåt olduğu bilinir. Rivayetlere göre, Bükreş’te bulunduğu sırada bir Rum (veya Romen) kızına gönlünü kaptırır. Olacak ya kızın babası da papazdır. Baba papaz olunca evlilik şartı olarak Kânî’den Hıristiyan olmasını talep eder. Gerçekleşmesi mümkün olmayacak bu teklif karşısında Kânî Efendi, inancını değiştirmeyi reddeder ve şu cümleyi kurar:
“Yapmayın papaz efendi! Kırk yıllık Kanî, olur mu Yani?”
“Yani” Hıristiyanların çok kullandığı bir erkek ismidir. Bu söz, dillere pelesenk olmuş ve “insan, aslını daima muhafaza etmelidir” manasına, o gün bugündür söylenilegelmiştir.
***
Kânî Efendi Kimdir?
1712’de Tokat’ta doğmuş, erken yaşta Mevlevi Tekkesi’ne intisap etmiş.
1755’te Sadrazam Hekimoğlu Ali Paşa tarafından İstanbul’a çağrılmıştır. Bir vakit Divan-ı Hümâyûn kaleminde çalıştıktan sonra Silistre veya Bükreş’e vazifelendirilmiş, orada uzun yıllar bulunmuştur.
SAYI 210/ŞUBAT 2026 YEDIKITA 43
K ı s s a
Vaktiyle adamın birinin gözü ağrımış. Bir nalbanta söylemiş, o da “Ben sana bir merhem vereyim, onu hasta gözüne sür, iyi olursun” demiş, merhemi gözüne sürmüş, kör olmuş!
Kadıya gitmiş, nalbanttan şikayetçi olmuş. Kadı “sen onun nalbant olduğunu biliyor muydun?” diye sormuş; “evet…” deyince “O halde bir tazminat almaya hakkın yoktur” hükmünü vermiş.
Yarım hekim candan, yarım âlim dinden imandan edermiş… Dinimizi ehliyetli ve icazetli hakikî din âlimlerinden öğrenelim. Nalbantlardan, bid’atçilerden, reformculardan değil!
Hz. Ebu Bekir’in (r.a.) kendisine yemek getiren bir kölesi vardı. Yine bir
akşam yemek getirdi. Hz. Ebu Bekir (r.a.) ondan bir lokma aldı. Köle
Hz. Ebu Bekir’e (r.a.): Her akşam bana, yemeğin nereden olduğunu
soruyordunuz. Fakat bu akşam sormadınız deyince Hz. Ebu Bekir (r.a.): “Açlığımdan dolayı böyle yaptım peki nereden getirdin bunu” dedi. Köle
şöyle anlattı: “Bir topluluğa kehanette bulundum, onlar da bana süt
verdi.” deyince Hz. Ebu Bekir (r.a.) parmağını ağzına soktu ve kusmaya
başladı. Sonra şöyle dedi: “Allah’ım damarlarımın taşıdığı ve bağırsaklarıma karışan kısmından mağfiretimi talep eder ve özrümü beyan ederim. Ben Resûlüllah’ın (s.a.v.): “Haram ile beslenen bedene cehennem ateşi layıktır.” buyurduğunu işittim.”
Bu, Peygamberimize (s.a.v.) haber verilince “Siz, Ebu Bekir’in karnına
helalden başka lokma giremeyeceğini öğrenemediniz mi?” buyurdular.
***
Unutmayalım ki haram ve şüpheli gıdalar ibadet, itaat, itikat, ahlak ve ilim tahsiline menfi tesir eder.
Salih amellerin neticesi, itikadı düzeltmek ve haramlardan sakınmakla elde edilir.
Haram gıda ile beslenen uzuvlar, bir fesat makinesi gibi şerre çalışır. Haram yiyenlerin uzuvlarında günah ve kötülükler ortaya çıkar. Bu durum kişinin sulbünden meydana gelecek olacak çoluk çocuğuna dahi sirayet eder.
Sahip olduğu İslam maneviyatı ile 600 yıl dünyaya hükmetmiş Osmanlı Devleti’nde hırsızlık,
eşkıyalık yapanlar dergâhlarda 40 gün boyunca helal gıda yedirilirmiş. Zira yapılan her kötü işte haram beslenmenin tesiri vardır.
Allâhü Teâlâ, Rum Sûresi’nin 46. âyet-i kerîmesinde şöyle buyurmuştur (meâlen): “O’nun âyetlerinden birisi de rüzgârları müjdeleyici oldukları hâlde göndermesidir ki size hem rahmetinden tattırmak, hem de emriyle gemilerin yüzmesi ve hem O’nun fazlından (nasip) arayıp kazanmanız içindir. Olur ki şükredersiniz.”
Allâhü Teâlâ, bolluğu, bereketi ve rahatlığı müjdeleyen sabâ, şimâl (kuzey) ve kıble rüzgârlarını gönderir. Onlar vasıtasıyla hava temizlenir, yağmur bulutları meydana gelir. Gemiler, denizde kendi hâli üzere akıp gider ve insanlar o gemiler vasıtasıyla ticaret yaparak Cenâb-ı Hakk’ın taksîm ettiği rızkı ararlar. Bu sebeple Cenâb-ı Hak, kullarına rahmetinden bazılarını tattırmış olur.
Rüzgârın, Allâhü Teâlâ’nın dilemesi ile bulutları bir araya getirmek, bulutların yüklü bulundukları rahmet sularını havada muhafaza etmek, bulutları hareketlendirerek su ihtiyacı olan mahallere alıp götürmek, mahsûlâtın ve meyvelerin büyüyüp gelişmelerini tamamlamalarına ve insan vücudunun kuvvetlenmesine vesile olmak gibi birçok faydası vardır.
Rüzgâr esmemiş olsa, hava değişmez ve yeryüzündeki her şey kokmaya başlar. Kötü kokuların ortaya çıkıp yayılmasıyla hastalıklar meydana gelir ve çoğalır. Hastalığın çoğalmasıyla da insanların yaşayamayacağı pek açıktır. Bu sebeple rüzgârlar, insanların sıhhat ve âfiyetine sebeptir.
Rüzgârın dâima bir yönden esmesi, hayvanlara ve bitkilere zarar verir. Muhtelif cihetlerden esmesi ise onlar için faydalıdır. Zira bu sayede, farklı cihetlerden gelecek olan faydaları elde etmiş olurlar.
Cenâb-ı Hak, Hicr Sûresi’nin 22. âyet-i celîlesinde (meâlen): “Bir de aşılayıcı rüzgârlar gönderdik…” buyurmuştur.
Bu âyet-i celîle, mucize-i ilmiyedir. Bir mahalde ağaçların erkek cinsi olmazsa orada hiç yemiş olmaz. Bu itibarla rüzgâr, erkek ağacın tohumunu alır, dişi ağaca götürür. 13 asır evvel öğrenilen bu hakikat, gerek zamanımızda gerekse zamân-ı Resûlullah’ta Kur’ân’ımızın haber verdiği en büyük mucizelerden bir mucize olmuştur.
Kelime olarak şükür: Yapılan iyiliğin karşılığını ve kıymetini bilip makbule geçtiğini dile getirmek, iyilik edeni övmek, nankör olmamak demektir.
”Hz.Allah’ın ikram ettiği yemeği yiyip de şükreden kimse, oruç tutup da sabreden kimse gibidir.” buyrulmaktadır. (İbn Mâce, no. 1765)Kaynak : İnsan ve Hayat Dergisi
***