Kategori arşivi: PEYGAMBERİMİZ(S.A.V.)

Cennette Peygamber Efendimizle beraber olmak için

Müslüman, en büyük velinimetimiz, şefaatçimiz, Peygamber efendimiz (sas)in sünnetlerine  sarılmalıdır.

Sünnet, kelime manası itibarı ile yol demektir.

İslami bir terim olarak, İbadetlerde sünnet; farz ve vacipten sonra gelen ve Peygamberimiz(sas) yaptığı için bizim de yaptığımız ibadetlerdir.

Ayrıca; ibadetlerin dışında, yaşayışında tatbik etiği güzelliklerdir. Bunları yapanlar çok büyük sevap ve derece kazanır, peygamberimiz(sas)in şefaatine yaklaşır.

Terki ise günah değil, ama büyük mahrumiyettir.

Sünnetin diğer bir manası; Kur’an-ı Kerimden sonra dinimizin ikinci kaynağı olarak, Resulullah Efendimizin mübarek sözleri, fiilleri ve başkaları yaptığında hoş gördüğü şeylerdir. Bunlar dini hükümlerde bizim için kesin bir delildir.

Çünkü, ayeti kerimede buyrulduğu üzere, ”O kendi hevasından konuşmaz; ancak kendisine vahyedilen şeyi söyler.”(Necm suresi,3-4)

Sünnet; geniş manası ile Resulullah (sas) in temsil ettiği hayattır. Ayeti kerimede şöyle buyrulur:

”And olsun ki sizin için, Hz. Allahın rızasını ve Ahiret günündeki o büyük mükâfata kavuşmayı umanlar ve Allahı zülcelali çok zikredenler için Resulullah’ta güzel bir numune-i imtisal, güzel bir örnek vardır.” (Ahzab suresi,21)

Kur’an-ı Kerim ve dini hükümler Peygamber efendimiz (sas)in zamanı saadetlerinde 23 senede ağır ağır tedvin oldu.

Ashabı Kiram, her hangi bir mesele olunca Resulullah (sas)efendimize sorarlardı. O da bazen cevap verir bazen de gelecek vahyi bekler, ona göre karar verirdi.

Ashabı Kiram, kalpleri Resululah’a tam bağlı bir vaziyette, daima ondan gelecek talimatlara bakarlardı.

Sevgili peygamberimiz (sav), kendinden sonra kıyamete kadar gelecek ümmetlerine bu dini tebliğ etmeleri için ashabını yetiştirdi.

Hatta onlardan bazılarına farklı salahiyetler de verdi.

Mesela; Abdullah İbn-i Mesud ve Zeyd bin sabit gibi zatların Kur’an-ı Kerimi okumakta, Muaz ibn-i Cebel ve Hz.Ali efendimizin Fıkıhta üstünlüğü gibi, daha bir çok sahabe, bizzat Fahr-i kainat (sav) tarafından sonraki kuşaklar için yetiştirilmişti.

Elbette sadece bunlar değil; ashabı kiramın tamamı çok yüksek dereceler elde ettiği, Kur’an-ı Kerimde müjdelenmiştir.

Bu mübarek zatlar; Efendimiz(sav)in irtihalinden sonra, dünyanın her tarafına

dağılarak İslam’ı tebliğ ettiler.

Evvela Kur’an-ı Kerimi bir kitap halinde topladılar, sonra hadisi şerifleri aktardılar,

Allah Resulünden öğrendikleri ilmi, aldıkları talimatı sıcağı sıcağına sonraki kuşaklara aktardılar.

O devirde; ashabı kiram henüz hayatta iken İslam’la şereflenen ancak; Resulullah (sav)i görememenin üzüntüsü ile onun ashabına sarılan, İslam’ı onlardan öğrenip, hayatlarını kendine örnek alan kimselere de tabiin denir.Yani Ashaba tabi olanlar.

Mezhep imamımız İmamı Azam Ebu Hanife (hz.)tabiin denilen bu şerefli zümredendi. Aynı zamanda hocalarının bir kısmı da tabiindendir.

Diğer bazı mezhep imamlarının yetişmesinde de onun ve talebelerinin emeği çoktur.

Bunlar, hayatlarını ilme adadılar, talebeler yetiştirdiler. Resulullah (sav)in ashabından öğrenilen hususları bizlere aktarmada çok gayret verdiler.

İşte bu günkü mezhep imamlarımız ve -mezhepleri bu günlere kadar gelmese bile- onlar gibi hizmeti olan pek çok İslam büyüğü, böyle şanslı ve verimli bir dönemde zuhur ettiler.

Kıyamete kadar gelecek Müslümanlara çok büyük hizmet ettiler.

Sonraki asırlarda yetişen büyük âlimler de, (onlara olan hürmetlerinden ve ümmetin birliğini düşündüklerinden) farklı yollar tutmadılar, kendi isimlerini öne çıkarmadılar, fakat arı-duru bir şekilde İslam’ı bizlere kadar taşıdılar.

Biz bunların hepsine çok hürmet ederiz, haklarını ödeyemeyiz.

Çünkü; Kuranı kerimin hükümlerini, Resulullahın sünnetini onlardan öğrendik. Bu itibarla onların yoluna, onların mezhebine tabi olmak, Kur’ana tabi olmaktır, sünnete tabi olmaktır. Ehli sünnet ve Cemaat dediğimiz yol işte budur.

Sünnet Allah Resulünü, Cemaat de Onun ashabı ve ashabına tabi olanları ifade eder.

Bu hak mezhepler; bazı yanlış düşünenlerin söylediği gibi, Kuran ve sünnetten ayrı bir şey değil; tam tersine inançta, ibadette ve yaşayışta Kur’an ve sünnet yoludur. O da ebedi saadet ve Cennet yoludur.

Kim ki sünnetimi ihya ederse, muhakkak beni sevmiş olur.

Kim de beni severse, cennette benimle beraber olur.” (Câmiu’s-Sağir

ALLÂHÜ TEÂLÂ’YI SEVEN, RESÛLÜ’NE TÂBİ OLUR

Allâhü Teâlâ Hazretleri, Resûlullâh (s.a.v.) Efendimize uymamızı, onun izinden gitmemizi emredip bidatlerden; Habîbi’nin sünnetine uymayan her şeyden sakındırarak -meâlen-: “(Habîbim Ahmed) de ki: Eğer siz, Allâh’ı seviyorsanız, hemen bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah Gafûr’dur, Rahîm’dir.” (Âl-i İmrân Sûresi, âyet 31) buyurmuştur. Allâhü Teâlâ’yı sevmek ve rızasına kavuşmak ancak Resûlullah Efendimize tâbi olup emirlerine itaat etmekle, sünnet-i seniyyesine sarılmakla olur.

Allâhü Teâlâ, Nûr Sûresi’nin 63. âyet-i kerîmesinde ise -meâlen-: “…Artık onun (Resûlullâh’ın) emrine muhâlefet edenler, kendilerine bir fitne ermesinden veya kendilerine elîm bir azâbın çarpmasından sakınsınlar.” buyurmaktadır. Bu âyet-i kerîme, Peygamber Efendimize (s.a.v.) yapılan muhâlefetin pek büyük bir günah olduğuna delâlet eder. Allah ve Resûlü bir meselede hüküm verdiği zaman müminler için tercih hakkı yoktur. Çünkü Hazret-i Allâh’ın emir buyurduğuna tâbi olmak lâzım geldiği gibi, Peygamber Efendimizin (s.a.v.) istediği şeylere de tâbi olmalıdır. Zira her kim, Allâh’a ve Resûlü’ne herhangi bir şeyde muhâlefet ederse apaçık bir sapıklığa düşmüş ve hak yoldan çıkmış olur. Kişi, bu husûsta itikâd ve amele dair bilgileri Ehl-i Sünnet âlimlerinin yazdığı kitaplardan, ilmihâllerden öğrenmeli, bunda kusur etmemelidir.

Nisâ Sûresi’nin 115. âyet-i celîlesinde -meâlen-: “Her kim de kendisine, doğru yol belli olduktan sonra Peygambere muhalefette bulunur ve müminlerin yolunun gayrısına giderse biz, onu gittiğine bırakırız ve kendisine Cehennem’i boylatırız ki o, ne fena gidiştir.” buyurulmuştur.

Nisâ Sûresi’nin 69. âyet-i celîlesinde ise -meâlen-: “Ve her kim, Allâhü Teâlâ’ya ve Peygambere itaat ederse, işte onlar, Allâhü Teâlâ’nın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddîklar, şehitler ve sâlih zâtlar ile beraberdirler. Onlar ise ne güzel arkadaşlardır.” buyurulmuştur.

***

“Kişi dostunun dini üzeredir….”

CENNETE ULAŞTIRAN BİR AMEL

Enes (radıyallâhü anh) anlatıyor: “Resûlullah Efendimizle (s.a.v.) birlikte oturduğumuz bir vakit: ‘Şimdi yanınıza cennetlik bir kişi gelecek.’ buyurdular. Bu sözün hemen arkasından Sa’d bin Ebû Vakkâs (r.a.) yanımıza geldi. Ertesi gün Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) yine aynı sözü söyledi,ler, yine Sa’d (r.a.) geldi. Üçüncü gün de aynı sözü buyurdular, gelen kişi yine Sa’d bin Ebû Vakkâs idi.

Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) oradan ayrılınca, Abdullah bin Amr (r.anhümâ) hemen Sa’d’ın (r.a.) yanına gitti ve üç gün onun müsâfiri olmak istediğini söyledi.

Abdullah (r.a.), müsâfir olduğu zaman zarfında onun, kendisinden fazla bir ibâdet yaptığını görmedi. Sadece gece yatınca, sabah namazına kadar sağa sola dönerken Allahü Teâlâ’yı zikrediyordu.”

Abdullah (r.a.) anlatıyor: “Sa’d’ı üç gün üç gece takip ettim. Bunlardan başka, bir de hayırlı olandan başka hiçbir söz söylemiyordu. Neredeyse onun amelini küçük görecektim. Sonra dayanamayıp: ‘Resûlullah Efendimiz (s.a.v.), üç ayrı mecliste cennetlik bir zât yanınıza gelecek demişti, her birinde sen geldin. Ne vesîleyle bu mertebeye eriştiğini görüp sana uymak istedim. Fakat öyle fazla bir amel yaptığını göremedim. Seni bu dereceye ulaştıran nedir?’ dedim. Sa’d (r.a.): ‘Gördüklerinden başka birşey yapmıyorum.’ dedi.

Bunun üzerine yanından ayrıldım, giderken beni geri çağırıp dedi ki: ‘Gördüklerinden başka bir şey yapmıyorum. Ancak ben hiçbir Müslümana karşı, içimde hiçbir kötülük olmadığını görüyorum, onlara kötü bir söz  de söylemiyorum.’ Ben de: ‘Tamam, seni bu makâma eriştiren ve benim de güç yetiremeyeceğim amel işte budur.’ dedim.” (İbn-i Asâkir, Tarih-i Dımaşk)

/ FAZİLET TAKVİMİ 01 Kasım 2020, Pazar

SULTANIN, PEYGAMBERİMİZE HÜRMETİ

Sultan Abdülmecîd Han zamanında, Mescid-i Nebevî ve Ravza-i Mutahhara’ya, on sene süren, etraflı bir tamirat yapıldı. Bu vesîle ile İstanbul’dan gayet kıymetli levhalar, avizeler, kitaplar, eşsiz güzellikte bazı hediyeler ve nefis dokumalar gönderilmişti.

Sultan Abdülmecîd Han’ın gözü, bu eşyâ arasından bir levhaya tesâdüf etti. Levhada, “Şâh-ı şâhân-ı cihân Abdülmecîd” yazılı idi ki “Dünya sultanlar sultanı Abdülmecîd” demektir.

Sultan, “Ben kimim ki Nebîler Sultânı’nın makâmında böyle bir vasıfla yâd olunayım” deyip derhal yerine irticâlen o vezin ve kâfiyede söylemiş olduğu “Çâker-i Fahr-i Rusûl Abdülmecîd” mısrasının yazılmasını emretti ki “Bütün peygamberlerin iftihâr ettiği Resûlullâh’ın kölesi” demek olur.

Resûlullah (s.a.v.) Efendimizi Sevmenin Neticesi

20200607_171404_0000

Resûlullah (s.a.v.) Efendimizin, Sevban isminde azatlı bir kölesi vardı. Sevban Hazretleri, Peygamberimizi canından daha çok sever ve onun huzurundan bir an ayrılmaya tahammül edemezdi. Hatta onun hizmetinde bulunmak ve nurlu cemâlini görmekle övünürdü.

Bir gün Hazret-i Sevban, Fahr-i Kâinât Efendimizin huzuruna geldi. Yüzünden, hüzünlü olduğu anlaşılıyordu. Peygamber Efendimiz (s.a.v.): “Ey Sevban, sana ne oldu ki bugün böyle hâlin değişmiş, mahzun ve gönlü kırık bir hâldesin?” diye sordular. Sevban (r.a.): “Yâ Resûlallah, benim bedenimde herhangi bir hastalık veya başka türlü bir elem yoktur. Ancak ben, sizi son derece seviyorum. Bir dakika, belki bir sâniye olsun mübârek yüzünüzü görmemeye ve pâk meclisinizden ayrılmaya tahammül edemiyorum. Yarın kıyâmet gününde siz, cennetin en yüksek makâmında olursunuz. Ben ise cennete girebilsem bile sizden aşağı derecede bulunacağımdan dolayı nurlu cemâlinizi görememeye, sizin hasretinize nasıl tahammül ederim? İşte bunları düşündüğümden kederliyim.” dedi.

O zaman Cenâb-ı Hak, Resûlüne: “Yâ Muhammed, Sevban’a söyle ki, ben Azîmüşşân kendisini dünyâda senin pâk cemâlini görmekten ve sohbetinde bulunmaktan nasıl mahrum etmediysem âhirette de onu senden ayrı ve uzak kılmam.” buyurdu ve Nisâ Sûresi’nin 69. âyet-i celîlesini indirdi ki meâl-i şerîfi şöyledir:

“Ve her kim, Allâhü Teâlâ’ya ve peygambere itâat ederse, işte onlar, Allâhü Teâlâ’nın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddîklar, şehîdler ve sâlih zâtlar ile beraberdirler. Onlar ise ne güzel arkadaşlardır.”

Enes bin Mâlik (r.a.) dedi ki: “Peygamberimiz (s.a.v.) bana şöyle buyurdu: “Yavrucuğum! Kalbinde hiçbir kimseye karşı hile ve hıyânet beslemeden sabahlayıp akşamlamaya gücün yeterse böyle yap.” Sonra bana şöyle buyurdular: “Yavrucuğum, bu, benim sünnetimdir. Kim benim sünnetimi ihyâ ederse, beni sevmiş olur. Kim de beni severse cennette benimle beraber olur.” (Sünen-i Tirmizî)

SEVGİLİ PEYGAMBERİMİZE (S.A.V.) ÜMMET OLMA ŞUURU TIKLAYINIZ…

 

 

 

SALEVÂT-I ŞERÎFE’NİN FAZÎLETİ

Ebû Talha el-Ensârî (r. a.) anlattı: Bir sabah Resûlullah Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) pek neşeli idi, yüzünde sevinç alâmetleri görünüyordu. Ashâb-ı Kirâm: “Yâ Resûlallah, bugün pek neşelisiniz, yüzünüzde sevinç alâmetleri görünüyor.” dediler. Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Evet, doğru. Rabbim tarafından bir vazîfeli melek (Cebrâil Aleyhisselam) geldi ve şöyle bildirdi: 
‘Ümmetinden her kim, sana bir defa salevât getirirse Allâhü Teâlâ bu sebeple o kimseye on sevap yazar, on günahını siler, makâmını on derece yükseltir. Allâhü Teâlâ o kimseye misliyle mukâbele eder (yani kat kat mükâfât vererek rahmetiyle muâmele eder).” (M. Ahmed)

Hazret-i Ali (k.v.) şöyle rivâyet etti: “Peygamberimiz (s.a.v.) buyurdular ki: ‘Muhakkak Allâhü Teâlâ’nın bir kısım melekleri vardır ki yeryüzüne sadece cuma gecesi ve günü inerler. Ellerinde altından kalemler, gümüşten divitler ve nurdan sahîfeler vardır. Onlar sadece Peygamber Efendimize (s.a.v.) getirilen salevât-ı şerîfeleri yazarlar.” (Deylemî, Müsned) 

Bu hadîs-i şerîfler, cuma gecesi ve günü salevât getirmenin çok fazîletli olduğuna delâlet etmektedir. 

/ FAZİLET TAKVİMİ Perşembe-03-Ocak-2019

SALEVÂT-I ŞERÎFE MÎZÂNI AĞIRLAŞTIRIR

İmâm Kuşeyrî (rahimehullah) şöyle nakletti: Bir müminin kıyâmet günü mîzanda sevapları hafif gelir. Bu sırada Resûlullah Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) parmak ucu kadar (küçük) bir kâğıt çıkarır. Onu, sevaplarının bulunduğu mîzânın sağ kefesine koydurur. Müminin sevapları onunla ağır gelir. Bu mümin sevinçli bir hâlde: 

“Anam babam sana fedâ olsun, ne güzel yüzün, ne güzel ahlâkın var, sen kimsin?” diye sorar. 

Peygamberimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) buyurur ki:

“Ben senin Peygamberin Muhammed’im. Şu sevaplarını ağırlaştıran da bana getirmiş olduğun salevât-ı şerîfelerindir. En muhtaç olduğun zamanda onların mükâfâtını sana ulaştırdım.” (Tefsîr-i Mefâtîhu’l-Gayb, F. Râzî) 

/ FAZİLET TAKVİMİ Çarşamba-03-Nisan-2019

SALEVÂT-I ŞERÎFE GETİRMENİN FAYDALARI TIKLAYINIZ…

Salavatı Şerife Okumanın Fazileti Hakkında Hikaye Tıklayınız…

Bizim Selim’e Söyle tıklayınız…(İzlemeyenlere önemle tavsiye ederiz)

Allahü Teâlâya Muhabbetin Alâmeti

EHLİ SÜNNETE UYMAK TIKLAYINIZ…

SEVGİLİ PEYGAMBERİMİZE (S.A.V.) ÜMMET OLMA ŞUURU TIKLAYINIZ…

EHLİ SÜNNETE UYMAK

Yüce Mevla’mız; ”Âlemlere Rahmet”, ”Işık saçan bir kandil”, ”Müminlere çok düşkün, şefkat ve merhametin sahibi” ve daha birçok üstün vasıflarını Kur’an-ı Keriminde bildirdiği Sevgili Habibine tam manası ile itaat etmeyi, tabi olmayı, onu kendimize her hususta numune almayı bizlere emretmiştir. Dünya ve ahiret saadetinin temeli, O yüce Resule her hususta itaat edip tabi olmaktır.

Nisa suresine; ”Kim Resul(as)a itaat ederse, gerçekteHz.Allaha itaat etmiştir.”(80.ayet) buyrulurken, Muhammed suresinde,

“Ey İman edenler Allaha itaat edin, Resulüne de itaat edin ve amellerinizi boşa çıkarmayın”(33.ayet) şeklinde ikaz vardır.

Bu ve benzeri onlarca ayeti kerime bizleri hep aynı merkeze yönlendirir.

Resulullah (sas)’e tabi olmanın ne olduğunu, birkaç başlıkta hatırlamaya çalışalım: Evvela Ehli sünnet ve’l cemaat üzere inanç ve itikada sahip olmak ve bunu diğer yanlış akımlardan korumak gerekir. Çünkü inanç işin aslıdır.

Ehli  sünnet inancı, Resulullah (sas)’in ve onun ashabının inancıdır.

Abdullah İbni Amr (R.Anh) ın bildirdiğine göre Efendimiz (sas) birgün ashabına ileride zuhur edecek ayrılıkları haber vermişler ve devamında, ”Kurtuluş, benim ve ashabımın yolu üzere olanlardadır.” buyurmuşlardır.

Bu Hadis-i Şerifin izahında İmamı Rabbani hazretleri de şöyle buyurmuşlardır:
“Peygamber efendimiz(sas), kendini söyledikten sonra, Eshab-ı kiramı da söylemesine lüzum olmadığı hâlde, bunları da söylemesi, (Benim yolum, Eshabımın gittiği yoldur. Kurtuluş yolu, yalnız Eshabımın gittiği yoldur) demektir. Eshab-ı kiramın yolunda giden, Ehl-i sünnet vel-cemaat fırkasıdır. kurtuluş, yalnız bunlardadır.” (C. 1, m. 80)

Ayeti kerimede şöyle buyrulur:

“ And olsun ki Hz. Allah, müminlere kendilerinden, onlara Hz. Allahın ayetlerini okuyan, onları manevi kirlerinden arındırıp tertemiz yapan ve onlara kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle çok büyük bir lütufta bulunmuştur…”(Ali İmran 164)

Bu ayeti kerimeden de açıkça anlaşılıyor ki; Cenab-ı Hakk, inzal buyurduğu Kur’an-ı Azimüşşanı; onun izahını, içerisindeki hükümleri, hikmetleri, incelikleri, ve her türlü tatbikatını -büyük bir lütuf olarak gönderdiği- Sevgili Habibine öğretmiş, onun vasıtası ile bizlere ulaştırmıştır.

Onun şerefli ashabı da hem Kur’an-ı Kerimi hem de Resulullah (sas)’in mübarek sünnetlerini en sağlam şekilde sonraki nesillere ve bizlere aktarmışlardır.

Yüce Mevla’mızın açık beyanları bizleri, daima Resulullah (sas) efendimize yönlendirirken; onu devre dışı bırakmak, sünneti üzerinde şüpheler uyandırmaya çalışmak, Kur’an-ı Kerimin onlarca ayetini yok sayarak, Kur’an-ı Kerime rağmen, ”Kuran bize yeter.” sloganı ile zihinleri bulandırıp, Kur’an-ı Kerimden sünneti ayırmak en başta Kur’an-ı Kerime yapılmış bir haksızlıktır.

Kuran ve sünnet ve onları bizlere ulaştıran mübarek ashabın aktardıkları bir kenara itilip; Kur’an-ı Kerimi, kendi kısır aklı ile, sözüm ona müsbet bilime göre ve zamanın sürekli değişen anlayışına göre yorumlamaya kalkışmak sadece gaflet değil, bir ihanettir. Ve iyi niyetten de uzaktır.

 Unutmayalım ki; her devirde baskın olan bazı anlayışlar ve doğru zannedilen bazı görüşler olabilir.

Ama bir dönem doğru kabul edilenler, daha sonra yanlış olarak görülür.

Müspet bilgiler, yapısı icabı devamlı ilerleyiş halindedir. Bundan bir asır öncesinin, hatta 20-30 yıl öncesinin bazı bilgileri bu gün çöpe atılmıştır.

Bu gün doğru zannettiğimiz pek çok şey de yarın, yanlışlığı ispatlanmış bilimsel hurafe olacaktır. Ancak, vahiyle gelen İlahi hükümler mutlak doğrulardır.

 Dün de bugün de yarın da doğru olarak kalmaya devam edecektir.

Vahye tabi kalanlar, O nurun peşinden gidenler, dünyada ahirette bahtiyar olacaklardır.

SEVGİLİ PEYGAMBERİMİZE (S.A.V.) ÜMMET OLMA ŞUURU

Sevgili Peygamberimiz (S.A.V.) nasıl ki yaratılmışların en şereflisi ise, onun ümmeti de diğer ümmetlerden hayırlı kılınmıştır.

Ona ümmet olmak, onun Peygamberliği zamanında dünyaya gelmiş olmak bizim gayretimizle olmadığı gibi, bu üstünlük de kendi çabamızla elde ettiğimiz bir vasıf değildir. Bu tamamen; Sevgili peygamberimiz, Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V.)’ in büyüklüğündendir.

Hadis-i Şerifte Resûlullah Efendimiz (S.A.V.) şöyle buyurdular:

“Bana, diğer peygamberlere verilmeyen dört şey verildi: Bana yeryüzünün anahtarları verildi,  Ahmed diye isimlendirildim,  toprak bana temiz ve temizleyici kılındı ve ümmetim ümmetlerin en hayırlısı kılındı.(Müsned-i Ahmed                                                                                                                                         Görülüyor ki bizlerin en hayırlı ümmet kılınmamız, Sevgili Peygamberimize(sas) Cenabı Hakkın verdiği bir ikram ve iltifattır.

Ümmet-i Muhammet’den olmak öyle büyük bir nimet ki, peygamberler bile bunun için Cenabı Hakka iltica etmişlerdir. Tabi ki böyle büyük bir nimetin şükrünü tam manası ile eda edebilmemiz mümkün değildir.

 Ancak, bu nimetin büyüklüğünü tefekkür etmeli, daima Yüce Mevla’mıza Hamd ve şükür halinde olmaya çalışmalıyız.

Ayrıca, ”Ey habibim de ki eğer Hz.Allahı seviyorsanız, bana tabi olun ki Allah da sizleri sevsin, günahlarınızı mağfiret etsin…”ayeti kerimesinde emredildiği gibi, Sevgili peygamberimize her şeyimizle tabi olmaya çalışmak da bu nimetin şükründendir. İmamı Rabbani hz. Şöyle buyuruyor:

“Mahbûb-u Rabbul alemin olan Rasûlullah’a tâbi olmakla insan mahbûbiyet yani  Allah’ın  sevdiği kul  olma mertebesine ulaşır, muhabbet rütbesine nâil  olur. Akıllı insan zâhiren ve bâtınen tüm gücü ile Hayrül Beşer (S.A.V)’e tâbî olmaya gayret etmelidir. Vuslat yolu budur”.( Mektubat C.1 41.Mektup)

Sevgili Peygamberimize(S.A.V.)  tabi olmak evvela İnançta; Onun, Ehl-i Beyt ve ashabının yolu olan ehl-i Sünnet vel cemaat üzere olmaktır. Bu asıldır.

Bununla beraber beş vakit namaz başta olmak üzere, ilahi emirleri yerine getirmek, her türlü haramlardan sakınmak ve yaşayışımızın tamamını onun sünnetine uygun hale getirmeye çalışmaktır.

Bunlarda muvaffak olmak için de, önce bilgi eksiklerimizin giderilmesi gerekir.

Âli İmran suresi 110.ayeti kerimesinde şöyle buyrulur:

“Sizler, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten vaz geçirmeğe çalışır ve Allah’a inanırsınız…(Ali İmran suresi 110)

Bu ayeti kerimede; en hayırlı ümmet olan Ümmeti Muhammedin diğer vasıfları da iyiliği emredip, kötülüğü nehyetmek ve Allaha tam manası ile inanmak zikredilmektedir. Bu itibarla, Her mümin tam bir imanla Allah yolunda hizmet ve Allahın kitabını yaymakla vazifelidir. Bu hizmetler yapıldığı nisbette müminler madden ve manen yücelmişlerdir.

(Şanlı ecdadımızın maddi olarak sıkıntılı dönemlerde bile İslam sancağını yere düşürmemesi, mübarek beldelere namahrem elleri değirmemesi, bu iman ve şuurun neticesidir.)

Dünyaya dalıp bu vazifeleri ihmal etmek ise, dünya ve ahirette sıkıntılara sebep olacaktır. Bir hadisi şerifte şöyle buyrulur:

“Sizi iki sarhoşluk kaplar. Maişet,(dünyalık geçim)sevgisinin sarhoşluğu ve Cehalet sarhoşluğu. Böyle bir dönemde siz, iyiliği emredip, kötülüğü nehyedemezsiniz.(Çünkü dünyaya dalınca heyecanınızı kaybedersiniz,dini ilimleri öğrenmediğiniz için bilemezsiniz. Ve gücünüzü kaybedersiniz)

Ancak; (böyle bir dönemde iken) Kur’an-ı kerim ve Sünnet-i Seniyye’ye bağlı kalarak, onlara sımsıkı sarılıp ayakta kalanlar, dinlerini ayakta tutanlar müstesnadır. Onlar, ashabımdan muhacir ve ensarın önde giden büyükleri gibi ecir ve sevap alacaklardır. ” (Ramuz s.101)

Bu Hadis-i Şerif, İslam dünyasının bu günkü sıkıntılarının sebeplerine de ışık tutmaktadır. Onlar, sarhoşluk derecesinde dünyaya dalmak ve cehalettir.

Buna çare olarak kitap ve sünnete sımsıkı sarılıp dini ayakta tutmayı göstermektedir. İnsanlara iyliği emredip, kötülüklerden nehyedebilcek güç, buradan gelecektir. Çekilen sıkıntıların pek çoğu da onunla aşılacaktır.

Hadis-i Şerifte ayrıca, dinin garip zamanında Kur’an-a ve sünnete sahip çıkanlara, ashabı kiram gibi derece kazanma müjdesi de verilmektedir.

Hz.İsa A.S., Niçin Ümmet-i Muhammed’den Olmak İçin Dua Etti?