Kategori arşivi: MUHTELİF KONULAR

KİRLENEN RUHUN TEMİZLİĞİ

KİRLENEN RUHUN TEMİZLİĞİ ANCAK TEVBE İLEDİR

İslâm dininde maddî şeylerle kirlenen bir vücudu, bir elbiseyi, bir mekânı temizlemek vazife olduğu gibi günahla, yani manevî kirlerle kirlenen bir ruhu temizlemek de bir vazifedir.

Malumdur ki Allâhü Teâlâ, bizleri, bir imtihan için yaratıp bu dünyaya göndermiş, birtakım vazifeler ile mükellef tutmuştur. Bizim dünya ve âhiret saadetimizin devamı ancak bu vazifelere riâyetle mümkündür. Bu vazifeleri yapmayanlar, Allâhü Teâlâ’nın mukaddes emirlerine muhalefet etmiş olurlar. Böyle bir kimsenin kadri alçalmış, kalbi kararmış, ruhu kirlenmiş, kendisi azâba müstehak olmuş olur. Artık bu hâlde yapılacak şey tevbedir, istiğfardır. Kirlenen bir ruhun nezâfeti, temizliği ancak bunlar ile kâbildir.

Bu sebeple günahlar ile kirlenen ruhları, kalpleri, tevbeyle, istiğfarla, güzel ahlâkla, güzel amellerle temizlemeye, nurlandırıp süslemeye çalışmalıdır. Manevî temizlik, bunlar ile tecellî eder.

Günahların bir kısmı, yalnız, Allâhü Teâlâ’nın haklarına aittir. Diğer bir kısmı da insanların haklarına aittir. Birinci kısımda insan, kalben pişman olup Allâhü Teâlâ’dan mağfiret dilemeli, bir daha öyle bir günahta bulunmamaya katiyen karar vermelidir.

Eğer işlenen günah, küfrü icap ettirecek bir mâhiyetteyse hemen tecdîd-i iman, tecdîd-i nikâhta bulunmalıdır (iman ve nikâh tazelenmelidir). Namaz ve oruç gibi kazâsı lâzım gelen bir ibadetin terki hâlindeyse hemen bunu kazâ etmelidir.

Günahların insanlarla alâkalı kısmında ise yine kalben bir pişmanlık duyarak hem Allâhü Teâlâ’dan mağfiret dilemeli, hem de hakkına girilen kimseden helâllik istemelidir. Kendisini râzı etmeye ve o hakkı ödemeye çalışmalıdır.

İnsan, pâk, masum bir hâlde dünyaya getirilmiştir. Kirli, günahkâr bir hâlde âhirete gitmekten sakınmalıdır. Yâ Rabbi! Bizi uyandır, bizim dualarımızı, tevbelerimizi kabul buyur! Âmîn.

Salih Amel İle Meşgul Olmak

Salih amel, “Doğru, güzel, hayırlı iş” manasına gelir. Ancak İslam’da salih amel, insanlara veya cemiyete fayda sağlayan işler değil, aynı zamanda Allah’ın emrine uygun şekilde yapılan ibadet ve davranışları da ihata eder. Mesela, namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, ihtiyaç sahiplerine yardım etmek, anne-babaya iyilik yapmak ve adaletli davranmak salih amellerdendir.

Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de salih amellerin ne kadar kıymetli olduğunu şu şekilde ifade etmiştir:

“İman edip salih ameller işleyenler için altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte bu, en büyük kurtuluştur.” Büruc, 11

Bu ayetten de anlıyoruz ki, salih ameller hem bu dünyada huzur ve mutluluk kaynağıdır hem de ahirette cennetle mükafatlandırılacağımız vesilelerdendir.

Salih ameller, Mevla’mıza karşı kulluk vazifemizi ifa etmektir. İmam-ı Rabbani Hazretleri şöyle buyurur: “Bilinmelidir ki; muhakkak, insanın yaratılmasındaki gaye, kulluk vazifelerini yerine getirmek ve Hak Sübhanehu’ya daimî olarak yönelmektir. Bu da Peygamber Efendimiz sallellahü aleyhi ve sellem’e, zâhiren ve bâtinen, tam manasıyla tabi olmadıkça mümkün değildir.” Mektubat, c.1, m.110

Salih amellere niyet edip onu konuşmak bile sevaba nail olmaya vesiledir. Bir Hadis-i Kudsi de şöyle buyurulmuştur:

“Cenab-ı Hak şöyle buyurdu: “Kulum bir iyilik yapmayı konuştuğu zaman işlemeden onun için bir sevap yazarım. Onu işlediği zaman on misli ile (sevap) yazarım. Bir kötülük işlemeyi konuştuğu zaman, işlemediği müddetçe onu affederim. O kötülüğü işlediği zaman da bir günah yazarım.” Müslim, İman, 59

Bir amelin salih olması için şu iki şart icap eder:

Birincisi; niyetin sadece Allah rızası için olması. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Ameller niyetlere göredir ve herkes niyetinin karşılığını alır.” Sahih-i Buhari, İman, 41, Müslim, 1907

Eğer bir işte Allah rızası gözetilmezse, o iş insanlara faydalı olsa bile salih amel sayılmaz. Çünkü Allah Teala, yapılan işlerde ihlası ve samimiyeti arar.

İkincisi; amelin Allah’ın emirlerine uygun olması. Bir işin salih olabilmesi için Kur’an ve sünnete uygun olması gerekir. Haram bir işin, ne niyetle yapılırsa yapılsın salih amel olması mümkün değildir.

Salih ameller, hem ferdi hem de ictimai hayatımızda çok önemli faydalar sağlar:

Salih amel işleyen bir mümin, Allah’a yakınlaşır ve O’nun sevgisini kazanır.

Salih amel işlemek, insanın kalbine huzur ve sükûnet verir. Çünkü iyi işler yapmak, insanın vicdanını rahatlatır.

Salih amel, cemiyete de katkı sağlar. Adalet, yardımseverlik ve dayanışma gibi salih ameller, toplumsal huzurun temel taşlarıdır.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.), bizlere her hususta olduğu gibi salih ameller hususunda da en güzel nümunedir. O, sadece ibadetleriyle değil, ahlakıyla ve insanlara olan yardımlarıyla da salih amel örnekleri sergilemiştir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), yolda bir dikenin kaldırılmasını bile salih bir amel olarak nitelendirmiştir.

Unutmayalım ki salih ameller imanımızın meyvesidir. İman edip salih amel işleyen kimseler hem bu dünyada hem de ahirette kurtuluşa ereceklerdir. Bu sebeple hayatımızın her anında Allah rızasını gözeterek güzel işler yapmaya gayret etmeliyiz.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurur: “İnsanların en hayırlısı, ömrü uzun ve ameli güzel olandır.” Tirmizi, Zühd, 21

Sabırlı Ol! Sonra Bak Gör!

Sabır üzerine birçok tarif yapılmış, öyle ki herkesin dilinde yer edinmiş; kitaplar, risaleler sabırla dolup taşmıştır. Bana göre sabrın en güzel tariflerinden biri, “Sabır, başarıya götüren en kestirme yoldur,” ifadesidir. Sabır ile başarı arasında güçlü ve derin bir ilişki vardır. Sabır, başarı yolculuğunun mihenk taşıdır.

Sabır, hedefine emin adımlarla ilerlerken karşılaşılan zorluklara karşı çaba sarf etmek, bekleme anında ise inancını yitirmeden hedefe olan bağlılığını sürdürmek demektir. 

Sabır, insanın hoşuna gitmeyen durumlar, zorlayıcı hadiseler ve nefsine ağır gelen olaylar karşısında ruhsal dengesini bozmama çabasıdır. Aynı zamanda, dünyevî ve ahirete dair iyilik ve ikramları tahayyül ederek, kalbinde sükunet ve dayanma gücünü diri, ayakta tutma gayretidir.

Sabır, zorluklar karşısında, Hazreti Allah’a sığınarak, sıkıntılara dayanma gücü göstermeyi ve bekleyişin sonunda gelecek müjdeli haberi ummayı temsil eder.

Arapçada “sabır” kelimesinin kök manası; çekirdeğin/tohumun içindeki acı demektir. Bu acı, bitkiyi büyütür, yeşertir ve onu bir ağaca dönüştürür. İnsan için de sabır, onu olgunlaştıran, ruhen geliştiren; tahammül seviyesini artıran bir kaynaktır. Sabır, kişiyi şikayet etmekten, sızlanmaktan uzaklaştırır; dayanıklılık ve metanetle yoluna devam etmeyi öğretir. Sabırlı insan, gecikmeler ve aksaklıklar karşısında moralini bozmadan beklemeyi veya mücadelesini sürdürür. Çünkü bilir ki sabrın kendisi güzeldir; sonuçları ise daha da güzeldir.

Sabır, insana mücadele ruhunu kazandırır. Arapçada “sabbâr” yani “kaktüs” kelimesi, bu anlamı taşır; kavurucu güneşin altında sabırla dimdik ayakta kalan bu bitkilere, bu nedenle “sabbâr” denmiştir. İnsan da dünya hayatı boyunca olumlu veya olumsuz birçok durumla karşılaşır ve sabır, onun bu olaylar karşısındaki değerini belirleyen önemli bir erdemdir.

Akl-ı selim bir insan, hayattaki önemli şeylerin bir anda elde edilemeyeceğini bilir. “Fasulye ile Kavak Ağacı” hikayesinde olduğu gibi bir anda yükselişlerin, kolaylıkla elde edilen şeylerin kıymetinin, kıymetiharbiyesinin son derece düşük olduğunun farkındadır. Emek ve sabırla gelen kazanımlar her zaman değerlidir.

Avucumuza buğday taneleri alıp bir kuşa yaklaştığımızda kuş kaçar. Çünkü kuş, o bir avuç buğdayın, hayatı ve hürriyetinden daha değersiz olduğunu bilir. Hayatını bu küçük ödün için feda etmez; sabırla, didinerek kendi rızkını arar ve sonunda bulur.

Su, zeytinyağına sorar:

– Senin hammadden olan zeytinin ağacını sulayan, yeşerten, büyüten benim. Ama sen gelmiş, benim üstüme çıkıyorsun? Bu yaptığının yanlış olduğunu hiç düşündün mü?

Zeytinyağı, hafif bir tebessüm eder ve cevap verir:

– Su kardeş! Sen yatağında rahatça akıp keyfine bakarken ben ezildim, sıkıldım, kafama taşlar yedim. Yine de tüm zorluklara karşı sabrettim, azmettim. Ve bu hâle geldim.

“Hikaye bu ya!” deyip geçemeyiz. Bu hikayeden alacağımız çok ders var.

Sabır, insanı olgunlaştırır. 

Sabır, insanı amacına ulaştırır. 

Sabır, muvaffakiyetin anahtarıdır. 

Değeri parayla ölçülemeyen bu erdem, bedavadır fakat insana, paha biçilemez değerler kazandırır.

Kaynak : Genç Hayat Dergisi Aralık 2024 79.sayı

***

SABIR HAKKINDA GÜZEL BİR HİKAYE (DELİ HÜSEYİN)

Sabır ve Teslimiyet 

Nimete Şükür, Belalara Sabır etmek

Hz. Allah’a Vuslat Yollarından Birisi

Reklam

 

SAĞLIK NİMETİ

Allah-ü Teâlâ’nın üzerimizde bulunan sayısız nimetlerinden birisi de SAĞLIK NİMETİ’dir. Bu nimetin değerini iyi kavrayıp şükrünü eda etmemiz icap eder.

İslam dini, insanların hem maddi hem de manevi sağlığına azami derecede ehemmiyet verdiği için hastalanmadan önce sağlığı korumayı ön planda tutmuş, yani koruyucu hekimliğe önem vermiştir.

Ebul-Faruk Silistrevi Hazretleri şöyle buyurmuştur:

“Bedeni korumak, onun sağlığını temin etmek, farzların en önde gelenlerindendir. Cenab-ı Hak: “Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın.”[1] buyuruyor. Bu emirde beden ve sıhhat tehlikesinden korunmak, onun kapılarını kapatmak birinci dereceyi ihraz eder.”[2]

Dinimizde haram olan şeylerin tamamında maddi ve manevi sağlığa zarar, helal olan şeylerde de yarar vardır. Onun içindir ki Âraf Suresinde şöyle buyurulur:

“Peygamber onlara temiz olan şeyleri helal, pis şeyleri de haram kılar.”[3]

Sağlığı korumanın ehemmiyeti bir Hadis-i Şerif’te şöyle anlatılır:

“İki nimet vardır ki, insanların çoğu bu hususta aldanmıştır. Bunlar, sağlık ve boş vakittir.”[4]

Sağlığın ilk şartı temizliktir. İslami kaynaklara baktığımız zaman temizlik, fıkıh kitaplarının ilk mevzuunu teşkil eder. Abdestsiz kimseye her namaz vaktinde abdest almak suretiyle günde beş kere vücudun dışa temas eden kısımlarını yıkaması emredilmiştir. Yemeklerin başında ve sonunda olduğu gibi, tuvalet ihtiyacını giderdikten sonra da elleri yıkamak İslam’ın sünnetlerindendir.

Her abdestte misvakla dişleri temizlemek, tırnaklarını uzatmayıp kesmek, saçı temizleyip düzeltmek, elbiseyi, evleri, caddeleri, şehirleri, nehirleri ve su kaynaklarını temiz tutmak Ayet ve Hadislerle teşvik edilmiş, fıkıh kitaplarında yerini almıştır.

Müslüman, dışarda kullandığı ayakkabı ile evine girmediği için sokaktaki mikropları evine taşımaz. Dolayısıyla evini her türlü mikroptan temiz tutmuş olur. Aynı zamanda hem beden temizliğine hem de çevre temizliğine dikkat etmek İslam’ın şiarındandır.

Birtakım hastalıklar alınan gıdalar yoluyla insana geçer. Bu hastalıkların daha gelmeden önlenmesi için ölmüş hayvanın eti, akan kan, hınzır eti, uyuşturucu maddeler ve alkol haram kılınmış, sağlığa faydalı yiyecekler ise “Yiyin için, fakat israf etmeyiniz!”[5] ayeti ile teşvik edilmiştir. Buna rağmen acıkmadan yemek, doymadan kalkmak sünnet, tıka basa yemek ise mekruhtur.

Cinsi temas yoluyla bulaşan hastalıkların önünü kesmek için zina ve livâta gibi gayr-i meşru fiiller yasaklanırken hanımların özel günlerinde onlara cinsi yakınlıkta bulunulmaması emredilmiştir. Hanımlar için özel hallerinin bitiminde, eşler için de cinsi yakınlıktan sonra guslederek temizlenmeleri farz kılınmıştır.

İnsanların ruh sağlığı da en az beden sağlığı kadar önemlidir. Ruh sağlığı bozulan toplumlarda cinnet, cinayet, intihar, yağma, gasp gibi nice hastalıklar yaygın hale gelmekte, bunları önlemekte kanuni tedbirler yetersiz kalmaktadır.

Sağlam bir Allah inancı, kadere ve ahiret gününe iman kişiye manevi destek verir. Zira bu kimseler; Allah’tan ümit kesmezler, nimetlere kavuştukları zaman şükrederler, bela ve musibetler karşısından sevap ümit ederek sabrederler.

Tüm bunlara rağmen insan hasta da olabilir. O zaman tedaviye baş vurmak da dinimizin emridir.

Peygamber Efendimiz (s.a.):

“Ey Allah’ın kulları, tedavi olunuz! Şüphesiz Allah, devası olmayan hiçbir hastalık halketmemiştir. İhtiyarlık müstesna!”[6] buyurmuşlardır.

[1] Bakara, 195

[2] Mektuplar Risalesi, 124

[3] Araf, 157

[4] Buhari, Rikak 1

[5] Araf, 31

[6] İbn-i Mace, Tıb 1

HAMD ve ŞÜKÜR

Nimetlere şükretmek, insani bir vazife, İslami bir vecibedir. Çoğu zaman, insanlardan gelen cüzi nimetleri görüp teşekkür ederiz de Mevla’mızın bize lütfettiği sonsuz nimetleri kendimizden bilip şükrünü eda etmeyiz. Gerçi yaptığı iyilikler karşılığında insanlara teşekkür etmek de insani ve vicdani meziyetlerdendir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.): “İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah’a da şükretmez”[1] buyurarak hem insanlara teşekkür etmenin hem de Allah’a (c.c.) şükretmenin ehemmiyetine işaret etmişlerdir.

Dünyaya gelişimiz; el, ayak, göz, kulak, ruh, akıl gibi maddi ve manevi nimetlerle donatılışımız; hatta verip aldığımız her nefes bize rahmeti bol olan Allah-ü Teâlâ tarafından meccanen bahşedilen nimetlerdendir. Bunlar üzerinde düşünmek ve nimeti veren Allah’a şükretmek icap etmez mi?

Cenab-ı Hakk Nahl suresinin başından itibaren kudretine delalet eden ve lütfuna işaret eden birçok nimetlerini saydıktan sonra 18. Ayetinde şöyle buyurur:

“Allah’ın nimetini saymaya kalksanız, onu sayamazsınız. Hakikaten Allah çok bağışlayan, pek esirgeyendir.”

Şükür, nimetin sahibini tanıyıp ona karşı acziyetini itiraf ve kulluğunu ikrar etmektir. Şükür nimetin ziyadeleşmesine ve bereketlenmesine vesile olur. Cenab-ı Hak İbrahim Suresi’nin 7. Ayetinde şöyle buyurur: “Hani Rabbiniz şöyle duyurmuştu: “Andolsun, eğer şükrederseniz elbette size nimetimi artırırım. Eğer nankörlük ederseniz, hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir.”

Her nimetin şükrü kendi derecesinde ve kendi cinsindendir. Malın şükrü zekatını vermek ve onu Allah yolunda sarf etmekle, bedenin şükrü ibadet etmekle, dilin şükrü Kur’an okumak, Allah’ı zikretmek, doğruyu konuşmakla, göz kulak el ayak gibi nimetlerin şükrü onları meşru yollarda kullanmakla olur.

Bunlar dünyada bize lazım olacak maddi nimetlerdir. Bu nimetlerin üzerinde hem dünyamızı hem de ahiretteki ebedi hayatımızı mamur edecek bir nimet vardır ki o da İMAN ve İSLAM nimetidir. Bu nimetin şükrünü eda etmek için de Allah’a daha çok ibadet ve yolunda daha çok hizmet etmeliyiz.

Tüm bu nimetlerin şükrünü dilimizle eda ederken HAMD ve ŞÜKÜR kelimelerini kullanırız.

Hamdetmek, şükretmekten daha umumi ve geniş bir mana ifade eder. Zira Hamd, Allah-ü Tealayı hamdedene veya başkasına ulaşan tüm nimetlerden dolayı methetmektir. Şükür ise şükredene ulaşan nimetler için yapılır.

Şükür üç türlüdür:

Birincisi kalbin şükrüdür. Bu da nimetleri ihsan edenin Allah (c.c.) olduğuna tereddütsüz inanmaktır. Nitekim Allah-ü Zülcelal: “Elinizde nimet olarak ne varsa Allah’tandır.[2] Buyurmaktadır.

İkincisi, dil ile şükretmektir. Bu şükür, nimeti veren Allah’ı övmek ve o nimetin Allah’tan geldiğini dile getirmektir. Bunun için de Mevla’mız: “Rabbinin lütuflarını şükranla an!”[3] buyurmuştur.

Üçüncüsü amel ile şükretmektir. Bu da kişinin nefsini ibadet ve itaatla terbiye etmesi ile mümkündür. Nitekim Sebe’ Suresinin 13. Ayet-i kerimesinde: “Ey Davud ailesi! Şükür için amel edin! (gayret gösterin). Kullarım arasında hakkıyla şükredenler pek azdır.” buyrulmaktadır.

Hz. Aişe Validemiz geceleri ayakları şişinceye kadar namaz kılan Allah’ın Rasulüne: “Ya Rasulellah! Geçmiş ve gelecekte günah kapıları zatınıza kapandığı halde neden böyle yapıyorsunuz?” deyince o Alemlerin Efendisi: “Ya Aişe, (Rabbime) çok şükreden bir kul olmayayım mı?” diye cevap vermişlerdir.[4]

[1] Ebu Davud, 4811

[2] Nahl, 53

[3] Vedduha Suresi, 11

[4] Buhari, Teheccüd, 6

***

HAMD OLSUN AYAĞIM YERİNDE

HAMDETMENİN EHEMMİYETİ

NİMETLERE ŞÜKÜR.

ŞÜKÜRLER OLSUN 

HAMD ve ŞÜKÜR

Evlilik Kolaylaştırılmalı Düğünler Abartılmamalı

Peygamber Efendimiz(s.a.v.)’in, “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız…” Hadisi Şerifleri mucibince kolaylaştırılması gereken en önemli işlerden birisi de evliliktir.

Maalesef, bu olumsuz gelişmelere rağmen evlilikler kolaylaştırılacağı yerde her geçen gün daha da zorlaştırılmaktadır.

Evliliği zorlaştıran sosyo-ekonomik sebeplerden bir tanesi de abartılı, yüksek masraflı düğünlerdir.

Yetmiyormuş gibi yeni adetlerle daha da zorlaştırılmaktadır.

Düğün dediğin sade, masrafsız olmalıdır. Aslında düğüne bile gerek olmadan aile çevresinde sade bir törenle evlilik gerçekleştirilmelidir.

Hele hele eşya ve takıda aşırıya kaçılmaktan kaçınılmalı tarafların mali durumları dikkate alınmalıdır.

Evlilikten önce Müslüman aileler MEHİR’in ne olduğuna bir bakmalı veya bir bilene sormalıdır.

-Evlenen gençler ve ailelerinin aşırı borçlanmasının sıkıntısını kim çekecek?

Boşanmaların çığırından çıkmasının nedenlerinden biri de bu kontrolsüz harcamaların meydana getirdiği içinden çıkılmaz sorunlardır.

Takılan takıların çoğunun düğünden bir hafta sonra satıldığını sık sık duymaktayız.

Tabi o para tüm borçları karşılıyor mu onu bilemem!

Eskiden bir nişan bir de düğünde masraf yapılıyordu şimdi ise harcamalar söz kesimiyle başlıyor, nişana salon tut, kınaya salon tut, düğüne daha büyük salon tut; tut Allah’ım tut; yetmedi bir de çetnevir!

Masraf üstüne masraf, borç üstüne borç!

Önceki yıl, damadın babasının düğünden sonra geline takılan takıları çalıp kaçtığı haberini görmüştüm.

Adama neden takıları çaldığı sorulduğunda, “o kadar borçlandırdılar ki, borçlarımı ödemek için başka çarem yoktu” diyordu.

-Ne kadar acı bir durum değil mi?

Düğün sonrası kavgalar başlıyor, evlilikler nerdeyse ilk aylarında çatırdamaya başlıyor.

-Söylediklerim yalan mı?

Toplum olarak şu gösteriş merakından bir türlü kurtulamadık. Her şey gösteriş üzerine kurgulanmış; evlenenlerin evlilik sonrası yaşayacağı sıkıntıları düşünen yok!

Durumu iyi olanın ikramda bulunmasına diyeceğimiz bir şey olamaz; ancak, abartmaya da hiç gerek yok!

-O konvoylara ve konvoylarda çalınan kornalara ne demeli?

Kimsenin kimseyi rahatsız etme hakkı olmamalı; bu kul hakkı ihlaline de sebebiyet vermektedir.

Zaten şehirlerimizde trafik kalabalık bir de üstüne düğün konvoyları. Trafiği yoğunlaştırmanın yanında kazalara da sebebiyet vermektedirler.

Öyle zaman oluyor üç dört tane düğün konvoyu karşı karşıya geliyor; tam bir karmaşa!

Unuttum bir de takılar var, tam bir görgüsüzlük! Takılar takılırken anons yapılıyor yetmedi kayıt altına alınıyor.

İnanın, gök görmedik zenginlerin düğünlerinde takılan eşek yükü takıları görünce utanıyorum!

Belki bunu sosyal yardımlaşma gibi görebilirsiniz; ancak, bu gösterişten başka bir şey değil; yardım yapmak isteyen bir zarfa koyar yardım eder.

Kaldı ki, bu takılar daha çok fakir düğünlerinde değil, zengin düğünlerinde takılıyor.

Düğünlerde Müslüman kadın ve erkeklerin birlikte oynamaları ayrıca üzerinde durulması gereken çok düşündürücü bir konudur.

Bu durumun İslam’a göre ne ifade ettiğini öğrenin; öğrendikten sonra da cesaretiniz varsa oynamaya devam edin!

,Sonuç olarak; evliliği zorlaştıracak her ne varsa ister gelenek ister başka etkenler ortadan kaldırılarak evlilikler kolaylaştırılmalıdır.

Alıntı

TEVBE ETMENİN FAZİLETLERİ

Necmüddîn el-Gazzî rahimehullâh, Hüsnü’t-Tenebbüh isimli eserinde, günahtan tevbe etmenin bazı faydalarını şöyle zikretmiştir:

Mümin kimse, tevbe ederek kulluğun kemâline ulaşır. Tevbesi sebebiyle Hz. Allâh’ın muhabbetini kazanır. Bir hadîs-i şerîfte, “(Bir günah ile) imtihan olunup da çok tevbe eden bir mümin kulunu, muhakkak Allâhü Teâlâ sever.” buyurulmuştur.

Tevbe eden bir kul, Hazret-i Allâh’ın rızasını kazanır. Cenâb-ı Hak, kulun samimi olarak yaptığı tevbesini kabul eder, günahlarını affeder. Âyet-i celîlede -meâlen-: “Muhakkak ben elbette tevbe edeni çok bağışlayıcıyım.” (Tâhâ Sûresi, âyet 82) buyurulmuştur. Bir hadîs-i şerîfte de “Günahından tevbe eden, hiç günahı olmayan gibidir.” buyurulmuştur.

Kul, tevbe ile Cenâb-ı Hakk’ın rahmetine kavuşur. Zira tevbe, güzel bir ameldir. Hazret-i Allâh’ın rahmeti ise muhsinîne (güzel amellerde bulunanlara) yakındır. Bir hadîs-i şerifte, “Pişman olan (tevbekâr), Allâh’tan rahmet beklemektedir. Yaptığı fenâ fiili beğenen (ve tevbe etmeyen) ise, Allâh’ın azâbını beklemektedir.” buyurulmuştur.

Tevbe eden kimse, günahtan ve Rabb’ine isyân zilletinden kurtulur, itaatin izzet ve şerefine nâil olur. Zira günahlar, dünya ve âhirette perişanlığa sebep olur. Tevbe etmek ve Rabb’inin emrine itaat ise yüksek makamlara ulaştırır.

Tevbe edenin kalbi incelir, şefkat ve merhamet hisleriyle dolar. Rabb’inden utandığından, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetine nâil olur. Kalpteki bu incelik, aynı zamanda tevbenin kabulünün de bir alâmetidir. Hazret-i Ömer radıyallâhü anh, “Tevbekârlar ile oturun, zira onlar, yufka yüreklidir (Cenâb-ı Hakk’ın rahmetine yakındır).” buyurmuştur.

Tevbe etmek, huzura ve rızıkta genişliğe vesile olur. Hûd Sûresi’nin 3. âyet-i celîlesinde -meâlen-: “Hem Rabb’inizin mağfiretini isteyin, sonra ona tevbe edin ki sizi, belirlenmiş bir ecele kadar güzel bir nimet ile yaşatsın ve her fazilet sahibine lütfunu versin…” buyurulmuştur. Hadîs-i şerîfte ise; “Her kim çok istiğfâr ederse, Hazret-i Allah, bu sebeple o kimsenin her türlü sıkıntısından bir kurtuluş, karşılaştığı her darlıktan bir çıkış yolu yaratır ve onu hiç ummadığı yerden rızıklandırır.” buyurulmuştur.

Günah işleyen kimse, kusurlarını örten, kendisini ateşten koruyan bir perdeyi yırtmış olur. Tevbekâr kul ise, günah işleyerek yırttığı bu perdeyi tamir etmiş olur. Peygamber Efendimize (s.a.v.), “Mümin için kaç perde vardır?” diye suâl ettiler, buyurdular ki: “O, sayılamayacak kadar çoktur. Lâkin bir mümin, bir günah işlediğinde bir perdeyi yırtmış olur. Tevbe ettiğinde ise o perde ile birlikte, yanında dokuz perde daha verilir….”

Hamele-i Arş (Arş’ı A‘lâ’yı taşıyan melekler), tevbekâr kimse için istiğfâr ve dua ederler. Mümin Sûresi’nin 7. âyet-i celîlesinde -meâlen-: “Arş’ı yüklenmiş olanlar ve onun etrafında bulunan (melek)ler, Rablerini hamd ile tesbîhte bulunurlar ve ona iman ederler. Ve ona iman etmiş olanlar için de af dilerler ve şöyle niyâz ederler: Yâ Rabbi! Sen her şeyi rahmet ve ilminle kuşatmışsındır. Artık tevbe edip senin yoluna uyanları bağışla, onları Cehennem azâbından koru.” buyurulmuştur.

Hazret-i Allah, tevbekâr kulunun günahlarını sevaplara tebdîl eder, çevirir. Furkân Sûresi’nin 70. âyet-i celîlesinde -meâlen-: “Ancak tevbe ve iman edip sâlih bir amel işleyenler müstesnâ. Çünkü Allah, onların günahlarını sevaplara tebdîl eder…” buyurulmuştur.

Tevbe, Cennet’e girmeye vesîle olur. Nûr Sûresi’nin 31. âyet-i celîlesinde -meâlen-: “Hepiniz, Allâh’a tevbe edin ey müminler, ta ki felâh bulabilesiniz.” buyurulmuştur. Felâh (kurtuluş) ise Cennet’e girmektir. Hadîs-i şerifte: “Cennet’in sekiz kapısı vardır, yedisi kapalıdır, bir kapısı ise güneş, battığı yerden doğuncaya (kıyamete) kadar açık olan tevbe kapısıdır.” buyurulmuştur.

Allâhü Teâlâ’yı sevmek ve rızâsına kavuşmak

Kâinâtın Efendisi Muhammed Mustafa (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimiz bütün âlemlerin peygamberidir. Allâhü Teâlâ’yı sevmek ve rızâsına kavuşmak ancak Resûlullâh Efendimiz’e tâbî olup emirlerine itâat etmekle olur. Kim Resûlullâh Efendimiz’e tâbi olmadan Allâhü Teâlâ’yı severim derse bu kimse yalancıdır. Peygamberimizi (sallallâhü aleyhi ve sellem) görüp ona îmân eden Ashâb-ı Kirâm’ın şerefleri bütün ümmetten pek yüksektir. Bu da Resûl-i Ekrem Efendimiz’e sahabî olmalarının ve İslâm Dîni’ne ilk evvel hizmet etmiş bulunmalarının bir mükâfâtıdır. Resûlullâh Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) ?Ashâbıma hürmet ediniz. Zîrâ onlar sizin en hayırlılarınızdır.? buyurdular. Binâenaleyh, biz o yüksek zâtların istisnâsız hepsine hürmet ve muhabbet ederiz. Ehl-i Sünnet’ten olan bütün Müslümanlar böyle inanır ve böylece hareket eder, bütün Ashâb-ı Kirâm’ı hürmetle yâd ederler.

Kaynak : İslam Tarihinden Altın Sayfalar

KUDRET-İ İLÂHİYYE: ÖLÜMDEN SONRA DİRİLTMEK

Bakara Sûresi’nin 259. âyet-i kerîmende bildirilen ve yüz sene ölü hâlde bırakılıp sonra diriltilen zâtın, Üzeyr aleyhisselâm olduğunu tefsirler yazmaktadır. Bu hâdise, insanlara âhireti ve ba‘sin (ölümden sonra dirilmenin) esrarını anlatmak için misaldir. Bu âyet-i kerîme, şu şekilde tefsir edilmiştir:

Zalim kral Buhtunnasr, Kudüs havalisini zapt edip harabeye döndürmüş, ahalisinin bir kısmını öldürmüş, bir kısmını da esir almıştı. Esirlerin içinde, genç yaşta olan Hazret-i Üzeyr de bulunuyordu. Bâbil’de bir zindana atılmıştı. Daha sonra buradan kurtulup kendi eski vatanı olan Kudüs’e gelince, o beldenin, büsbütün harap edilmiş ve ıssız kalmış olduğunu görüp müteessir olmuştu. “Allâhü Teâlâ, bu beldeyi böyle harap olduktan sonra nasıl, ne vakit ihya edecek acaba? Bunu yeniden eski hâline getirmeyi murad edecek mi?” diyordu.

Cenâb-ı Hak, o zatın bu temennisinin üzerine, bu hadiseyi birer kudret hârikası olarak bütün beşeriyete göstermek ve beyan etmek hikmetine mebni olarak, o zâtı yüz sene ölü hâlde bırakıp; sonra tekrar diriltti.

Bu zâtın bu vefatının yetmişinci senesinde Kudüs-i Şerîf, bir Fars hükümdarı tarafından fethedilerek tekrar imar edilmiş, İsrâîloğullarının geri kalanları da yine burada toplanmış; kalan otuz senede burası âdeta yeniden hayat bulmuştu.

Yüz sene olunca da Cenâb-ı Hak, Üzeyr aleyhisselâm’ı yeniden diriltti ve buyurdu ki: “Bu hâlde ne kadar kaldın? Başından geçen hâli biliyor musun?”

O da kendisini uykudaymış gibi zannederek: “Bir gün veya bir günün bir kısmı kadar kaldım.” dedi. Anlaşılıyor ki, hayatta geçen yüz senelik bir ömür bile, nihayetinde insana bir gün gibi gelir.

Üzeyr aleyhisselâm’ın bu cevabı üzerine Cenâb-ı Hak buyurdu ki:

“Hayır, yüz sene kaldın. Bu müddet içinde ölmüş bulunuyordun. Şimdi vaktiyle yanında bulunmuş olan yiyecek ve içeceklere dikkat et ki, onlardan hiçbiri bozulmamış, bunlar bu yüz sene içinde oldukları gibi kalmışlardır. Merkebine de bak; o da ne hâle gelmiş, parça parça olan kemikleri, kendisinden nasıl ayrılmış. Seni ecelin geldiği için değil, insanlara bir âyet kılmak için, mahzâ bir ibret için böyle öldürüp dirilttik. Seni, ölümden sonra insanların vücuduna bir delil kıldık. Kemiklere bak, onları nasıl birbirine birleştiriyoruz, hepsini tekrar yerlerine nasıl iade ediyoruz, sonra da onlara et giydiriyoruz, onları yeniden eski haline getiriyoruz, hayata erdiriyoruz. Bu kemikler, parça parça olmuş, kuruyarak etten soyulmuş iken ilâhî kudret ile yeniden eski hâllerini almış ve bu da apaçık görülmüştü.

Vaktaki bu hakikati, yani ölüleri diriltme husûsunu ve Allâhü Teâlâ’nın kemâl-i kudretini, o zat gözleriyle görüp müşahede etti, dedi ki: “Ben bilirim, Allâhü Teâlâ şüphe yok ki her şeye kâdirdir. Binâenaleyh bütün ölüleri yeniden diriltmeye de –âmennâ- muktedirdir. Ölülerin nasıl ihyâ edileceğini düşünmüş olmam, buna kudret-i İlâhiye’nin ziyadesiyle kâfî olduğunu bilmediğimden değildir. Belki bu ihyâ, acaba mukadder midir? Mukadder olunca acaba nasıl bir sûretle vücuda geleceğini merak ettiğimden dolayıdır. Yoksa Cenâb-ı Hakk’ın bu ve bunun gibi nice hârikaları, bedîaları yaratmaya kâdir olduğu şüphesizdir.”

Velhâsıl, o zât da yeniden hayat bulunca üç hârikulâdeyi; hem kendisinin, hem kemiklerin yeniden hayat bulduğunu görmüş, hem de yurdunun yeniden canlandığını müşahede eylemişti. Cenâb-ı Hakk’ın daha böyle nice hârikulâdeleri vücuda getirdiği ve getirmekte olduğu şüphesizdir. İşte bu âyet-i kerîmede onlardan birisini bizlere böylece bildirmektedir.

Kaynak: Fazilet Takvimi 

Kul Haklarından ve Borçlardan Korunmak 

Hz. Allaha kulluk için geldiğimiz şu imtihan dünyasında Yüce Mevla’mız kendi
aramızda çok güzel ahlaki ve hukuki düzenlemeler yapmış, müminleri birbirine
kardeşler kılmış, kardeşliğe zarar verecek durumlardan bizleri sakındırdığı gibi
bunu kuvvetlendirecek muhabbet, tevazu, yardımlaşma gibi güzellikler daima
teşvik edilmiştir.
Bütün mahlukatı arasında mutlak bir adaletin sahibi olan Hz.Allah, kendi zatına
karşı işlenen hataları daha kolay afv ederken, mahlukatın haklarını hak sahibine
bırakmıştır. Öyle ki sadece insanlar değil, bütün canlıların hukukuna riayet ve
özellikle kul hakları, ehli imanı daima korkutmuştur.

Kul hakları içerisinde günlük hayatımızın bir parçası olan ticari borçlarımızın da
mühim bir yeri vardır. Hepimiz günübirlik ihtiyaçlarımızda zaman zaman
birbirimize borçlanırız. Burada faiz kesinlikle reddedilirken; kardeşliğin bir gereği
olarak, isteyene borç vermek, ödemede ve vadede kolaylık göstermek Cenab-ı
Hakk’ın razı olduğu fiillerden sayılmıştır. Allah için bir kardeşine borç vermek, pek
çok ayeti kerimede, Hz. Allah’a borç vermek olarak ifade edilmesi bunun manevi
değerine işarettir. Hadid suresinin 18. Ayeti kerimesinde
mealen şöyle buyruluyor:
“Muhtaçlara yardım eden erkeklere, muhtaçlara yardım eden kadınlara ve
Allah’a (O’nun muhtaç kullarına) güzel (bir şekilde) ödünç verenlere bu
fazlasıyla ödenecektir. Ayrıca onlara pek değerli bir mükafat da vardır.”
Devamındaki ayette ise şöyle müjdelenir:
“Allah’a ve peygamberlerine (böyle) iman edenler var ya, işte onlar rableri
katında sıddıklar ve şehitler mertebesindedirler. Mükâfatları ve nurları
(âhirette) onları beklemektedir…”
Görüldüğü üzere Yüce Mevla’mız kendi rızasını her türlü maddi menfaatin
üstünde tutup, din kardeşinin sıkıntıdan kurtulmasına yardım edenlere
böyle muazzam nimetler bahşetmektedir.

Bununla beraber borçlanan kişi tamamen ihtiyaç ve zaruretini gidermek ve
borcunu en güzel şekilde ödemek niyetinde olmalıdır.
Hadis-i Şerifte Abdullah İbni Cafer (R.A) Resûlullah(sas)in şöyle buyurduğunu naklediyor.
“Borç, Allah’ın hoşlanmadığı bir şeye ait olmadığı müddetçe, Allah-u Zülcelal
hazretleri, borcunu ödeyinceye kadar borçlu ile birliktedir.”

Özellikle içerisinde bulunduğumuz dönemde üretimin daima artması, her şeyin
sürekli daha güzelinin üretilmesi, insanlar arasında sonu gelmez bir tüketim
hırsını beraberinde getirmektedir.
İnsanlarımız birbirleri ile yarışıp daha çok harcamaya yönelmekte, bu ise maddi
ve manevi sıkıntıları beraberinde getirmektedir.
Öte yandan ticari hayatın olumsuzlukları dürüst çalışan pek çok tüccar ve esnaf
için büyük bir sıkıntı ve imtihan sebebi olmaktadır.
Bu bakımdan, Yüce Dinimizin bizlere öğrettiği gibi; dünyalık hususunda
kendimizden daha aşağıda olanlara bakmak, elimizdeki nimetin kıymetini
bilmemizi, nankörlük etmeden Cenab-ı Hakk’a şükretmemizi sağlar. Şükür büyük
bir ibadettir.
Ahiret hususunda ise daima kendimizden yukarıda olanlara bakmak,
eksiklerimizi görmek, ibadette yükselmemize yardım eder.
Bu olmadığı zaman dünya hırsı bizleri farklı sıkıntılara sürükleyecektir.
Bunlardan birisi de borç yükü altında ezilmektir.
Resulullah (sas) Efendimiz borçlu olarak vefat eden kişinin Cenaze namazında imamlıktan çekilmiş, “kardeşinizin namazını siz kılın,” buyurmuştur.
Fahri kainat efendimiz çoğu kere günahtan ve borçtan Allah’a sığınmıştır.
Hz. Aişe radıyallahu anha’nın,“Yüce Allah’a borçtan sığındığınız kadar hiçbir şeyden
sığınmıyorsunuz?” sözüne, O şöyle cevap vermiştir:
“Kişi borçlandığı zaman konuşur ve yalan söyler, söz verir sözünde duramaz.”
(Sahihi Buhari)
Mümin uyanık olmalı, adımlarını temkinli atmalı, kendisini, çoluk çocuğunu
sıkıntıya sokacak gereksiz maceralardan sakınmalıdır. Hadisi şeriflerde
buyrulduğu üzere; Dünya sevgisi bütün hataların başıdır.” (Ebu Davud)
ve “Gerçek hayat, ahiret hayatıdır.” (Buhari -Müslim)