HİDAYETE TABİ OLMANIN EHEMMİYETİ 

Hidayet, Allah’a kavuşturan doğru yoldur. Bu yol da Kur’an-ı Kerim ve onun çerçevesi içinde olan İslam dinidir. Hidayetin zıddı ise dalalet yani sapıklıktır. Bir Ayet-i Kerimede bu hakikat Peygamber Efendimiz’e hitaben şöyle beyan buyrulur:

“Ey insanlar! İşte Rabbinizden size hak (Kur’an) geldi, artık hidayeti kabul eden kendi nefsi için kabul etmiş olur, sapkınlık eden de kendi aleyhine sapmış olur: ve ben sizin üzerinize vekil değilim, de”[1] Bu iki yoldan hidayet yolu, Allahü Teâlâ’nın kullarına vaat ettiği cennete; dalâlet yolu ise haber verdiği cehenneme götürür. Bu yollara hak ve batıl da denilir.

Hidayet, Peygamber Efendimize ve onun varislerine nispet edildiği zaman hak yola delalet etmek manasına gelir. Nitekim Şura Suresi’nin 52. Ayet-i Kerimesinde; “Şüphesiz ki sen doğru bir yola iletiyorsun” buyrulmuştur. Fakat hidayeti gerçekte yaratan Hz. Allah’tır. Bu manada da Cenab-ı Hak şöyle buyurur: “(Resulüm!) Sen sevdiğini hidayete eriştiremezsin; bilakis, Allah dilediğine hidayet verir ve hidayete girecek olanları en iyi O bilir.”[2]

Hak yol tektir. O da Ehl-i Sünnet vel-cemaat itikadı üzere yaşanan İslam’dır. Ehl-i sünnet dışı cereyanlara fırak-ı dâlle denilmesi de onların hak yolun taklitleri olmasındandır. Batıl ise çok ve çeşitlidir.

Hidayete eren bir Mü’minin vazifesi samimi olarak hiç sapmadan o yolu takip etmek olduğu gibi yolunu şaşırmış olanların da hidayetine vesile olmaktır. Bunun faziletinin büyüklüğü, Ebu Rafi Hazretlerinin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte şöyle anlatılır: “Senin vasıtanla Hz. Allah’ın bir kuluna hidayet vermesi, üzerine güneşin doğup battığı her şeyden daha hayırlıdır.”[3]

O halde iman ehli olmayan birisini imana kavuşturmak, isyan ehli olanları ibadete sevk etmek, ibadet ehli olan birisine de ihlas yolunu göstermek bu kişilerin hidayetine vesile olmaktır.

Hidayete erip doğru yolu bulan kişilerin kazanacakları sevaptan hidayete vesile olanların da hisse sahibi olacağını Peygamber Efendimiz (s.a.) şöyle beyan eder: “Şüphesiz hayra delalet eden, o hayrı işleyen gibidir.”[4]

Ebu’l Faruk Silistrevi Hazretleri de bütün gücüyle Ümmet-i Muhammed’in hidayeti için gayret sarfetmişler ve talebelerine şöyle buyurmuşlardır:

Vazifeniz, batağa düşmüş olan ümmet-i Muhammed’in evladını bataklıktan kurtarmak, gaye rızâ-ı ilâhîdir.[5]

Buradaki bataklık, inançsızlık ve isyan bataklığıdır.

Hele bazı zamanlarda işlenen günahlar, kat kat artmakta, insanların şuurunun kaybolmasına vesile olmaktadır. Yılbaşı münasebetiyle içilen içkiler, oynanan kumarlar ve benzeri haramlar bunlardan bazılarıdır.

Böyle zaman ve durumlarda bir Müslümanın takınacağı tavır; yılbaşı kutlamalarını vesile ederek Allah ve Rasulünün razı olmayacağı hareket ve ameller değil, geçen senede işlediği amellerin muhasebesini yaparak gelecek seneye daha fazla ibadet ve taatla yön vermeye çalışmak olmalıdır.

Yeni yıl diye kutlanan zamana bakarken gelecekte ne olacağı bilinmeyen bir hayal uğruna Allah’a isyan etmek yerine; dünyamızın ve insanlığın bir yaş daha ihtiyarladığına, ölümle aramızdaki mesafenin bir yıl daha kısaldığına, ne getireceği belli olmayan gelecek günlerin muhtemel sıkıntılarına bakarak Mevla’mıza ibadet ve itaata daha çok sarılmak gerekmez mi?..

Uyanık ve akıllı Müslüman, hadiselere nefis penceresinden değil, iman çerçevesinden bakmasını bilen insandır!

[1] Yunus, 108

[2] Kasas, 56

[3] Taberani, El-Mu’cem el.kebir, hadis no:925

[4] Tirmizi, İlim, 14 (2670)

[5] Sunguroğlunun Notları, s. 159


GÖNÜLLERE sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Bir Cevap Yazın