Etiket arşivi: Ölüm

ÖLÜM KÖPRÜSÜ

Allah-ü Zülcelal Kur’an-ı Kerim’inde şöyle buyurur: “Her nefis ölümü tadacaktır.”[1]

Ölüm, hiçbir canlının kaçamayacağı bir hakikattir. Gençlik, makam, servet, güç ve kuvvet gibi değerler ölüme engel değildir. Ölüm bir yok oluş değil; dünya hayatı denilen rüyadan Ahiret hakikatine bir uyanıştır. Mühim olan, ölümün ne zaman ve nasıl geleceği değil, ona hazırlıklı olup olmadığımızdır.

Ölümü düşünmek insanı karamsarlığa sürüklemek için değil; hayatı daha şuurlu, daha ahlaklı ve daha huzurlu yaşamak içindir. Ölümü hatırlayan insan, vaktinin kıymetini bilir, hayatını daha manalı, daha düzgün yaşamaya gayret eder. Ölümden sonrasının Allah’a kavuşmak olduğunun farkında olarak dünyanın fani zevkleri uğruna baki olan ahiret hayatını harap etmez.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de bir Hadis-i Şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır: “Lezzetleri yok eden ölümü çokça hatırlayın.”[2] Bu hatırlayış bizleri kötülüklerden alıkoyar ve hayırlara sevk eder.

Ölüme hazırlanmak; en başta namaz gibi farz ibadetleri hayatın merkezine koymakla, helal ve harama dikkat etmekle, kul hakkından sakınmakla, anne-babaya iyilik etmekle, doğru dürüst ve merhametli olmakla, hülasa İslam’ı yaşamakla mümkündür. Unutmayalım ki mallar, makamlar, şöhretler ve ünvanlar bu dünyada kalır; fakat ameller kabirde ve mahşerde kişiye arkadaş olur.

Hayat ne kadar tabii ise ölüm de o kadar tabiidir ve irademiz dışında tahakkuk edecek bir hakikattir. Ahirete hazırlıklı olan kimse için ölüm, korkulması gereken bir yok olmak değil, içinde cennetin bulunduğu sonsuz alemin kapısından girmek ve lütfunu ümid ettiği Mevla’sına kavuşmaktır.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Kim Allah’a kavuşmayı severse Allah da ona kavuşmayı sever. Kim Allah’a kavuşmaktan hoşlanmazsa Allah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz.”[3]

Allah’a kavuşmak için ölüm köprüsünden geçmek gerekir. Hassan bin Esved (r.a.): “Ölüm, dostu dosta kavuşturan bir köprüdür.” demiştir. O çok sevdiğimiz Mevla’mıza kavuşabilmek ancak imanla bu dünyadan gitmeye bağlıdır. İmanla gidebilmek için de Allah’ın rızasına uygun bir hayatı devam ettirmeliyiz. Zira Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir başka Hadis-i Şeriflerinde: “Yaşadığınız gibi ölürsünüz, öldüğünüz gibi diriltilirsiniz.”[4] buyurmuşlardır.

Bu noktada da Rabbimizin fermanına kulak verelim: “Ey iman edenler! Allah’tan O’na yaraşır şekilde korkun ve ancak Müslümanlar olarak can verin.”[5]

[1] Al-i İmran, 185

[2] Tirmizi, 2307

[3] Buhari, 6169

[4] Ruhu’l-Beyan, Al-i İmran 199. Ayetin tefsiri

[5] Al-i İmran, 102

***

Azrail (A.S.)’ın İki Yüzü

Ölümün Ön Habercileri

IŞIĞI ÖNÜNE AL…

MÜMİN ÖLÜMÜN ACISINI NEDEN HİSSETMEZ?

Şişmanlığın İlâcı

Ey ÖLÜM!

BİR ÖLÜNÜN SON ANLARI

ÖLÜNÜN ARKASINDAN AĞLAMAK NASIL OLMALI?

SADAKA ÖMRÜ UZATIR, BELAYI DEFEDER

Ölüm

Azraille Arkadaş

Ölümü nasıl geciktirildi?

Sessiz çığlık: ÖLÜM

Teslimiyet Nasıl Olmalı?

Vazifemizi Unutmamak

Yüce Rabbimiz bizleri ibadet etmek ve O’na kullukta bulunmak için yaratmıştır. Kur’an-ı Kerim’de, “Ben cinleri ve insanları, ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.”[1] buyurulmaktadır. Ancak ibadetin sadece belirli zamanlarda değil, bir ömür boyu devam etmesi gereken bir kulluk vazifesi olduğunu unutmamak gerekir.

İbadet geçici bir zaman için değil, her zaman yapılmalıdır. İbadeti Ramazan-ı Şerif gibi mübarek günlere veya darda kaldığımız zamanlara tahsis etmek, ancak gaflet ve cehaletle açıklanabilir. Cenâb-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de “Hemen Rabbini hamd ile tesbih et ve secde edenlerden ol. Ve sana (gelmesi) kesin olan (ölüm) gelinceye kadar da Rabbine ibadet et!”[2] buyurmak suretiyle ibadetin muayyen bir zamanda değil, ömür boyu devam etmesi icap ettiğini açıkça ifade etmiştir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de bir Hadis-i Şeriflerinde: “Amellerin Allah katında en sevimli olanı, az da olsa devamlı olanıdır.” buyurmuşlardır.[3]

Devamlı ve düzenli ibadet etmenin ruhumuz ve bedenimiz üzerinde olumlu birçok tesiri vardır. Namaz, oruç, zikir ve dua gibi ibadetler insan ruhunu dinlendirir ve kalbe huzur verir. “Kalpler ancak Allah’ı zikretmekle huzur bulur.”[4] ayeti bunu açıkça ifade eder.

İbadetler, kişiyi günahlardan uzaklaştırır. Ankebut Suresi’nde bu hakikat şöyle beyan edilir:

“(Resûlüm!) Kitab’dan sana vahyedileni oku ve namazı da dosdoğru kıl. Çünkü namaz hayasızlıktan/utanmazlıktan ve kötü sayılan şey(ler)den alıkoyar.”[5]

İbadetler aynı zamanda sabır ve iradeyi güçlendirir. Oruç, sabır eğitimi verirken, zekât yardımlaşma ve paylaşma şuurunu artırır, hac ise kulluk şuurunu pekiştirir.

Beden sağlımızın temini ve hayatımızın devamı için maddi gıdalara ihtiyaç duyduğumuz gibi ruh sağlımızın temini ve ebedi hayatımızın garantisi için de manevi gıdalara ihtiyaç duyarız.

Ruhumuzu tatmin edecek manevi gıda ibadetlerdir.

Nefsani duygularla ruhani duyguları karıştırmamak bu hususta ehemmiyet arzeder.

İbadette devamlılığın temini ondan zevk almakla mümkündür. Zevkle ibadet yapabilmek için de dikkat edilmesi icap eden bazı hususlar vardır. Bunlardan birincisi iyi niyetle ve ihlasla ibadet etmektir. Allah rızasını gözeterek yapılan ibadetler kalıcı olur. İhlasla yapılan ibadetlerden elde edilecek sevabı Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle izah eder:

“Allah Teâlâ iyilikleri ve kötülükleri (ezelde) yazdı, sonra şöyle açıkladı: Kim bir iyilik yapmayı kasteder fakat yapamazsa Allah (c.c.) onun için katında tam bir iyilik yazar. Eğer kastettiği iyiliği yaparsa (o zaman da) kendi katında on sevap (hatta kişinin niyetine ve amelinin düzgünlüğüne göre) yedi yüz ve daha çok katına kadar sevap yazar. Kim bir kötülük işlemeyi kastedip onu yapmazsa Cenab-ı Hak onun için kendi katında tam bir iyilik yazar. Şayet kastettiği kötülüğü yaparsa Allah onun için bir kötülük yazar.”[6]

İkincisi, ibadette daim kılması için Allah’a yalvarmaktır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) her namazın arkasında şöyle dua etmeyi tavsiye buyurmuşlardır: “Allah’ım seni zikretmek, sana şükretmek ve güzelce ibadet etmek hususunda bana yardım et!”[7]

Üçüncüsü, salih kimselerle beraber olmaya gayret etmektir. Zira salih kimseler, ibadet hususunda örnek oldukları gibi iyiliğe de teşvik ederler.

İbadet Allah’a kulluk demektir. Allah’a kulluğa razı olmayanlar nefsin köleliğinden kurtulamazlar.

 

[1] Zariyat, 56

[2] Hicr, 98-99

[3] Buhari, 6456, Müslim, 783

[4] Ra’d, 28

[5] Ankebut, 45

[6] Buhari, 6491, Müslim, 131

[7] Ebu Davud, 1522

Ölüm

Nasihat olarak ölüm yeter!

Ölümü anmak, kalbe cilâdır.

Doğum ölümün habercisidir.

Ölümü bilmen, keder olarak sana yeter.

Ölüm habercisi olarak ihtiyarlık yeter.

Ölümü unutmak, kalbi paslandırır.

Saçın ağardığında, sana ölümden haber verir.

Âlimin ölümü, dinde gediktir.

Kendisi için ölüm olmayan (Allah) yücedir.

                                               Hz.Ali(r.a.) Rişte-i Cevahir

***

Ecelden kaçarken, eceline koşmak.

Azraille Arkadaş

Ölümü nasıl geciktirildi?

Sessiz çığlık: ÖLÜM

MEZARLIKTA SEVAP PAYLAŞIMI

Teslimiyet Nasıl Olmalı?

musibet

Ebu Talha henüz Müslüman olmamış idi. Ümmü Süleyme (Rumeysa) evlenme teklifinde bulundu. Ümmü Süleym ona şu cevabı verdi: 

— Doğrusu ben de sana hevesliyim. Senin gibisi kaçırılmaz. Lakin sen kâfir bir adamsın, bense Müslüman bir kadınım, seninle evlenmem doğru olmaz. Bunun üzerine aralarında şöyle bir konuşma cereyan etti. Ebu Talha:

— Sana ne oldu Rumeysa? 

— Ne olmuş bana?

— Sarı ve kırmızıdan ne haber?

— Ben altın ve gümüş aramıyorum. Sen bir adamsın ki işitmeyen, görmeyen, sana hiç faydası dokunmayan şeylere tapıyorsun. Falanların siyah kölesinin dağdan sürükleyip getirdiği yerden biten odun parçasına tapmaktan hiç sıkılmıyor musun? Eğer sen Müslüman olursan, işte o benim mehrim olsun, evlenelim, başka bir şey talep etmeyeceğim.

— Bana Müslümanlığı kim telkin eder Rumeysa?

— Resulullah (s.a.) telkin eder, ona git.

Ebu Talha, Hz. Peygamberin bulunduğu yere doğru ilerlemeye başladı. Resulullah, ashabı ile oturuyorken: 

“Ebû Talha, İslamın aydınlığı iki gözü arasında parlayarak geliyor.” buyurdu. Ebu Talha, Hz. Peygamberin huzurunda iman etti ve Rumeysanın söylediklerini haber verdi. Hz.Peygamber, Rumeysanın şartı üzerine nikâhlarını kıydı. Resulullah (s.a.) Rumeysa için şöyle buyurmuştur: 

“Gördüm ki cennete girmişim, önümde bir ayak sesi. Bir de baktım ki Rumeysa.” Ümmü Süleym (r.anhâ) ile Ebû Talhâ (r.a) birlikte mesut bir hayat yaşıyorlardı. Evliliklerinin üzerinden bir yıl geçtiğinde bir oğulları dünyaya geldi. Adını Ebû Umeyr koydular. Çocuk evin neşe ve sevinç kaynağı oldu. Gün geçtikçe büyüyordu. İki Cihan Güneşi efendimiz bu âileyi sık sık ziyarete gelirdi. Bir defasında Ebu Umeyr’i neşesiz gördü. Annesine: 

“Ey Ümmü Süleym! Oğlunuzu neşesiz görmemin sebebi nedir?” dedi. O da:

“Ya Rasûlallah! Onun oynamakta olduğu bir kuşu vardı. O öldüğü için üzüntülüdür.” dedi. Bu cevap üzerine Rahmet Peygamberi Efendimiz (s.a) çocuğun yanına vardı. Başını okşayarak onu teselli etmek üzere: 

“Ey Ebû Umeyr! Ne oldu senin nügayr?”diyerek  latîfe yaptı. 

Ebû Talhâ (r.a) da eve her gelişinde ilk defa Ebû Umeyr’i sorardı. Onu kucağına alır, sever ve şakalaşırdı. Bir gün bu hayat dolu çocuk hastalandı. Anne ve babası ne kadar uğraştıysa da derdine şifa bulamadılar. Babasının evde olmadığı bir sırada çocuğun hastalığı tehlikeli bir hal aldı. Şiddetli ateşler içerisinde ruhunu teslim etti. Ümmü Süleym (r.anhâ) metânet sâhibi bir hanımdı. Engin bir sabır içerisinde telâşa kapılmadan, sâkin, mütevekkil ve kadere râzı bir halde, feryad ü figan etmeden çocuğu yıkayıp, kefenledi. Kokular sürerek üstünü örttü. Evdekilere de; Ebû Talhâ’ya ben haber verinceye kadar siz bir şey söylemeyin diye tenbihatta bulundu. Bir müddet sonra Ebû Talhâ eve geldi. Oğlunun durumunu öğrenmek istedi. Ümmü Süleym (r.anhâ): 

“Biraz rahatlamış olacak, eskisinden daha sâkin…” dedi. Ölüm haberini birden vermek istemedi. Hemen kalkıp daha önce hazırladığı yemeği beyinin önüne getirdi. Ebû Talhâ (r.a.) hanımının telaşsız halinden çocuğun iyileştiğini zannetti. Birlikte yemek yediler, sohbet ettiler.  Ümmü Süleym (r.anhâ) beyine karşı sâkin ve güleryüzlü görünerek onun istirahatini ve gecesinin neşe ile geçmesini sağladı. Sabah namazı mescide gitmek üzere hazırlanan kocasına:

 “Ya Ebâ Talhâ! Şu komşumuzun yaptığına bak! Kullanmak üzere benden emanet aldıkları malı geri almak için gittiğimde vermek istemediler. Ağırlarına gitmiş!…” diyerek dikkat çekti. Ebû Talhâ (r.a) da: 

“Olur mu öyle şey!. Hiç iyi etmemişler.” dedi. Kocasını bu şekilde hazırlayan Ümmü Süleym (r.anhâ): 

“Ya Ebâ Talhâ! Oğlun senin yanında Allah’ın bir emaneti idi. Onu geri aldı.” dedi. Ebû Talhâ (r.a) birden bire şaşırdı. Söyleyecek bir şey bulamadı ve:

“İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn = Biz Allah’dan geldik Allah’a döneceğiz.” âyetini okuyarak teslimiyet gösterdi.

 

DUA11

Sessiz çığlık: ÖLÜM tıklayınız……….

Ecelden kaçarken, eceline koşmak.

ecellTabiin devrinin büyük hadis, fıkıh ve kıraat imamlarından A’meş(rh)’ten rivayet:

-Azrail (AS) insan suretine girerek Süleyman(AS) ve orada bulunan bir adama dikkatlice baktı. Adam da bunu faketti. Azrail(AS) gidince, adam, Süleyman(AS)’a onun kim olduğunu sordu. Azrail olduğunu anlayınca,

“Bu benim canımı alacak gibi bir bakışla bana bakıverdi. Ben bundan korkuyorum.” dedi. Süleyman(AS),

“Ne yapmamı istiyorsun?” deyince, adam.

“Beni rüzgarla Hindistan’ın öbür kenarına attır” dedi. Süleyman(AS)’da adamın dediğini yaptı. Bir müddet sonra Süleyman (AS) yine Azrail(AS) ile karşılaşınca, önceki bakışının sebebini kendisinden sordu. Azrail(AS):

“Hindistan’ın doğusunda pek kısa bir müddet sonra yanındaki o adamın ruhunu kabza memurken, adamı burada senin yanında gördüğüm için ona şaşarak baktım, dedi. Ancak, kendi arzusu üzere ruhunu kabza memur olduğum yere ulaşınca, takdir yerini bulmuş, adamcağız ecelinden kaçarken, bilmeden eceline koşmuştu.” Hz. Süleyman(AS) Azrail’e:

“Hangi insanların canlarını alacağını nasıl bilirsin?” Diye sordu.Azrail (AS)’da:

“Bu hususta senden fazla bir şey bilmem. İsimler sayfa halinde önüme gelir. Bende onların ruhlarını kabzederim” dedi.

***

Ecel geldiği zaman göz görmez olur.(Süleyman Aleyhisselam ve Hüdhüd Kuşu) Tıklayınız…