Sâlih Amel

Salih amel, İslam ölçülerine göre doğru kabul edilen Allah-ü Teâlâ ve Rasulü’nün rızasına uygun olan bütün iş, hareket, hayır ve iyilikler demektir. İradeye dayalı tüm güzel davranışlar, ibadetler, ferdi, içtimai ve ahlaki vazifeler sâlih amel dairesine girer. Allah’ın rızasına ve Rasulü’nün tasvibine uygun olmayan işlere de “sâlih olmayan ameller” denilir. Nitekim Nuh Aleyhisselam’ın iman etmeyen oğlunun boğulmaktan kurtulması için dua etmesi üzerine Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu: “Ey Nuh, o senin ailenden değildir. Çünkü onun işlediği amel, sâlih olmayan bir ameldir.”[1]

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de bir Hadis-i Şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır: “Amelinin (kötülüğü sebebiyle) geri bıraktığı kişiyi soyu sopu ileri götüremez.”[2]

Bir amelin sâlih olabilmesi için onu yapan kişinin imanlı olması ve niyetinin de düzgün olması icap eder. Niyet, amelin güzel olmasında belirleyici rol oynar. Onun için evvela niyetin yeri olan kalbin ıslahı temin edilmelidir. Allah’ın habibi ve kalplerin tabibi olan Peygamber Efendimiz (s.a.v.) kalbin sâlih veya bozuk olmasının neticelerine şöyle dikkat çeker:

“Dikkat edin! Vücutta öyle bir et parçası vardır ki o sâlih (doğru ve düzgün) olursa bütün vücut sâlih olur. O fâsit (bozuk) olursa bütün vücut fâsit olur. Dikkat edin! O, kalptir.”[3]

Mevla’mız, sahip olduğumuz her şeyin fani olduğunu, asıl ve kalıcı olanın sâlih ameller olduğunu mealen şöyle beyan buyurur:

“Servet ve oğullar dünya hayatının süsüdür. Kalıcı olan sâlih ameller ise Rabbinin nezdinde hem sevapça daha hayırlı hem de ümit bağlamaya daha layıktır.”[4]

Fani lezzetlere aldanıp nefsani arzularına göre yaşayan ve önlerinde bir ahiret hayatının olduğunu hesaba katmayan inkârcıların, ahirette nasıl pişman olacakları, bir ayet-i kerimede şöyle anlatılır:

“Rablerinin huzurunda (utançtan) başlarını öne eğmiş; ‘Rabbimiz, gördük, işittik, bizi (dünyaya) geri döndür de sâlih amel işleyelim; artık kesin olarak inandık!’ demekte olan suçluları bir görsen!”[5]

Salih ameller kişinin hem dünyasını hem de ahiretini mamur kılar. Mutlu ve huzurlu bir hayat yaşamak isteyen kişi, sâlih amelleri hayatının bir parçası haline getirmelidir. Rahmeti bol olan Rabbimiz bir ayet-i kerimesinde şöyle buyurur:

“Erkek ve kadından kim mü’min olarak sâlih amel işlerse elbette onu (dünyada) güzel bir hayatla yaşatırız. Ve (ahirette) onlara mükafatlarını, yapmakta olduklarının en güzeliyle veririz.”[6]

Ayet-i kerimede dünyada verileceği vadedilen güzel hayatı müfessirler şöyle izah etmişlerdir:

Birincisi helal rızık, ikincisi kanaat, üçüncüsü Allah’ın rızasına götüren ibadetlere muvaffakiyet, dördüncüsü ibadetlerin tadını alabilmektir.

Ahirette verilecek en güzel mükafat da hiç şüphesiz cennettir.[7]

Sâlih amellerin ne olduğuna gelince, bunların başında ilk olarak Allah’ın farz kıldığı ibadetler, daha sonra Rasulünün sünneti ve diğer güzel ameller gelir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir Hadis-i Şeriflerinde şöyle buyurur:

“İnsanların her bir eklemi için her gün sadaka icap eder. İki kişi arasında adaletle hükmetmek sadakadır. Bir adamın hayvanına binmesine yardım etmek veya onun eşyasını hayvanına yüklemek sadakadır. (İnsanlara söylenecek) güzel bir söz sadakadır. (Kişinin) namaza (giderken) attığı her adım sadakadır. (Başkasına) eziyet verecek bir maddeyi yoldan kaldırmak sadakadır.”[8]

Sâlih amellerle ancak sâlih insanlar meşgul olur. Sâlih insanları çok olan topluluklar, insanca yaşamanın zevkini ve huzurunu tadarlar.

[1] Hud, 46

[2] Müslim, 2699

[3] Buhari, 52

[4] Kehf, 46

[5] Secde, 12

[6] Nahl, 97

[7] Kurtubi, Nahl 97’nin tefsiri.

[8] Buhari, 2989

İnfakın Fazileti ve Sadaka-i Fıtır

İnfak; Allah’ın bize emanet olarak verdiği malı, imkânı, zamanı ve bilgiyi O’nun rızası için harcamaktır. İnfak, sadece zenginlerin değil, imkânı olan herkesin ibadetidir. Bir tebessüm, bir güzel söz, bir ilim öğretmek dahi infaka dahildir.

Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de infak etmeyi teşvik etmiş ve infak edenleri şöyle müjdelemiştir: “Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, her başağında yüz tane bulunan yedi başaklı bir tohuma benzer. Allah dilediğine kat kat verir. Allah lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.”[1]

Bu Ayet-i kerimede infakın bereketi anlatılmıştır. Bir başka ayet-i kerimede ise nefsin istememesine rağmen infak etmenin fazileti beyan edilerek şöyle buyurulmuştur: “Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe iyiliğe erişemezsiniz. Her ne infak ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir.”[2]

Nefse en zor gelen şeylerden birisi “Allah yolunda infak etmek”tir. Nefis kendi uğrunda yapılan harcamalardan zevk alırken Allah yolunda verilenlerden rahatsız olur da kişinin kalbine fakirlik ve tükenme korkusunu salar. Halbuki Cenab-ı Hak (c.c.) kendi yolunda verilen şeylerin malı eksiltmeyeceği, bilakis yerinin doldurulacağı hususunda şöyle teminat veriyor: “Allah yolunda her ne harcarsanız, Allah onun yerine başkasını verir. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.”[3]

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de bir Hadis-i Şeriflerinde şöyle buyurur: “Sadaka malı eksiltmez. Allah affedenin şerefini artırır. Allah için tevazu göstereni ise Allah yüceltir.”[4]

Ayet-i kerimeler ve Hadis-i Şerifler gösteriyor ki Allah yolunda verildiği zaman eksilen mal değildir. Eksilen; hırsımız, bencilliğimiz ve dünyaya bağlılığımızdır. Verilen sadaka ise malı bereketlendirir, kalbi temizler.

Allah yolunda infak sadece maddi bir yardım değildir; aynı zamanda ruhi bir terbiyedir. Cimrilik insan ruhunu daraltan bir bataklık, vermek ise bu bataklıktan kurtuluştur.

Vermek; zengini kibirden, fakiri ezilmişlikten muhafaza eder. Haset ve kin yerine muhabbet ve kardeşlik meydana getirir.

Dünya hayatı geçici, ahiret ise ebedidir. Kabre bizimle gelecek olan, ahirette bize yoldaş olacak olan ne servetimiz ne makamımız ne de ünvanımızdır. Orada imanımız, salih amellerimiz ve Allah için verdiklerimiz bize eşlik edecektir.

İçinde bulunduğumuz Ramazan-ı Şerif’te yerine getirmemiz icap eden mühim bir vazife de Fıtır sadakasıdır.

Fıtır sadakası, Ramazan-ı Şerifin sonuna yetişen ve temel ihtiyaçlarından başka en az nisap miktarı bir mala sahip bulunan her Müslüman için kendisi ve bakmakla mükellef olduğu küçük çocukları adına verilmesi vacip olan bir sadakadır.

Fıtır sadakası orucun kabulüne, ölümün şiddet ve dehşetinden, kabir azabından kurtuluşa vesiledir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.):

“Ramazan-ı Şerif ayı(nın orucu) sema ile arz arasında asılıdır. Allah-ü Teâlâ’ya ancak sadaka-i fıtır (eda edilmek) ile yükseltilir (yani kabul olunur).”[5]  buyururken buna işaret etmişlerdir.

Fıtır sadakası Ramazan Bayramı’nın birinci günü fecrin doğuşundan itibaren vacip olur, fakat fakirlerin ihtiyaçlarını bayramdan önce giderebilmeleri için önceden verilmesi efdaldir. Bayram namazından önce verilemediği takdirde fıtır sadakası zimmetten düşmez. Mutlaka verilmesi icap eder.

İçinde bulunduğumuz Ramazan-ı Şerifin günlerinin bitmeye yüz tuttuğu şu günlerde zekât, sadaka-i fıtır ve mali ibadetlerimizin hesabını bir an önce yapıp mesuliyetten kurtulmalıyız.

[1] Bakara, 261

[2] Al-i İmran, 92

[3] Sebe’, 39

[4] Müslim, El-birr, 2588

[5] Münavi, Feyzul-Kadir, 4905

ÖLÜM KÖPRÜSÜ

Allah-ü Zülcelal Kur’an-ı Kerim’inde şöyle buyurur: “Her nefis ölümü tadacaktır.”[1]

Ölüm, hiçbir canlının kaçamayacağı bir hakikattir. Gençlik, makam, servet, güç ve kuvvet gibi değerler ölüme engel değildir. Ölüm bir yok oluş değil; dünya hayatı denilen rüyadan Ahiret hakikatine bir uyanıştır. Mühim olan, ölümün ne zaman ve nasıl geleceği değil, ona hazırlıklı olup olmadığımızdır.

Ölümü düşünmek insanı karamsarlığa sürüklemek için değil; hayatı daha şuurlu, daha ahlaklı ve daha huzurlu yaşamak içindir. Ölümü hatırlayan insan, vaktinin kıymetini bilir, hayatını daha manalı, daha düzgün yaşamaya gayret eder. Ölümden sonrasının Allah’a kavuşmak olduğunun farkında olarak dünyanın fani zevkleri uğruna baki olan ahiret hayatını harap etmez.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de bir Hadis-i Şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır: “Lezzetleri yok eden ölümü çokça hatırlayın.”[2] Bu hatırlayış bizleri kötülüklerden alıkoyar ve hayırlara sevk eder.

Ölüme hazırlanmak; en başta namaz gibi farz ibadetleri hayatın merkezine koymakla, helal ve harama dikkat etmekle, kul hakkından sakınmakla, anne-babaya iyilik etmekle, doğru dürüst ve merhametli olmakla, hülasa İslam’ı yaşamakla mümkündür. Unutmayalım ki mallar, makamlar, şöhretler ve ünvanlar bu dünyada kalır; fakat ameller kabirde ve mahşerde kişiye arkadaş olur.

Hayat ne kadar tabii ise ölüm de o kadar tabiidir ve irademiz dışında tahakkuk edecek bir hakikattir. Ahirete hazırlıklı olan kimse için ölüm, korkulması gereken bir yok olmak değil, içinde cennetin bulunduğu sonsuz alemin kapısından girmek ve lütfunu ümid ettiği Mevla’sına kavuşmaktır.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Kim Allah’a kavuşmayı severse Allah da ona kavuşmayı sever. Kim Allah’a kavuşmaktan hoşlanmazsa Allah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz.”[3]

Allah’a kavuşmak için ölüm köprüsünden geçmek gerekir. Hassan bin Esved (r.a.): “Ölüm, dostu dosta kavuşturan bir köprüdür.” demiştir. O çok sevdiğimiz Mevla’mıza kavuşabilmek ancak imanla bu dünyadan gitmeye bağlıdır. İmanla gidebilmek için de Allah’ın rızasına uygun bir hayatı devam ettirmeliyiz. Zira Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir başka Hadis-i Şeriflerinde: “Yaşadığınız gibi ölürsünüz, öldüğünüz gibi diriltilirsiniz.”[4] buyurmuşlardır.

Bu noktada da Rabbimizin fermanına kulak verelim: “Ey iman edenler! Allah’tan O’na yaraşır şekilde korkun ve ancak Müslümanlar olarak can verin.”[5]

[1] Al-i İmran, 185

[2] Tirmizi, 2307

[3] Buhari, 6169

[4] Ruhu’l-Beyan, Al-i İmran 199. Ayetin tefsiri

[5] Al-i İmran, 102

***

Azrail (A.S.)’ın İki Yüzü

Ölümün Ön Habercileri

IŞIĞI ÖNÜNE AL…

MÜMİN ÖLÜMÜN ACISINI NEDEN HİSSETMEZ?

Şişmanlığın İlâcı

Ey ÖLÜM!

BİR ÖLÜNÜN SON ANLARI

ÖLÜNÜN ARKASINDAN AĞLAMAK NASIL OLMALI?

SADAKA ÖMRÜ UZATIR, BELAYI DEFEDER

Ölüm

Azraille Arkadaş

Ölümü nasıl geciktirildi?

Sessiz çığlık: ÖLÜM

Teslimiyet Nasıl Olmalı?

HİDAYETE TABİ OLMANIN EHEMMİYETİ 

Hidayet, Allah’a kavuşturan doğru yoldur. Bu yol da Kur’an-ı Kerim ve onun çerçevesi içinde olan İslam dinidir. Hidayetin zıddı ise dalalet yani sapıklıktır. Bir Ayet-i Kerimede bu hakikat Peygamber Efendimiz’e hitaben şöyle beyan buyrulur:

“Ey insanlar! İşte Rabbinizden size hak (Kur’an) geldi, artık hidayeti kabul eden kendi nefsi için kabul etmiş olur, sapkınlık eden de kendi aleyhine sapmış olur: ve ben sizin üzerinize vekil değilim, de”[1] Bu iki yoldan hidayet yolu, Allahü Teâlâ’nın kullarına vaat ettiği cennete; dalâlet yolu ise haber verdiği cehenneme götürür. Bu yollara hak ve batıl da denilir.

Hidayet, Peygamber Efendimize ve onun varislerine nispet edildiği zaman hak yola delalet etmek manasına gelir. Nitekim Şura Suresi’nin 52. Ayet-i Kerimesinde; “Şüphesiz ki sen doğru bir yola iletiyorsun” buyrulmuştur. Fakat hidayeti gerçekte yaratan Hz. Allah’tır. Bu manada da Cenab-ı Hak şöyle buyurur: “(Resulüm!) Sen sevdiğini hidayete eriştiremezsin; bilakis, Allah dilediğine hidayet verir ve hidayete girecek olanları en iyi O bilir.”[2]

Hak yol tektir. O da Ehl-i Sünnet vel-cemaat itikadı üzere yaşanan İslam’dır. Ehl-i sünnet dışı cereyanlara fırak-ı dâlle denilmesi de onların hak yolun taklitleri olmasındandır. Batıl ise çok ve çeşitlidir.

Hidayete eren bir Mü’minin vazifesi samimi olarak hiç sapmadan o yolu takip etmek olduğu gibi yolunu şaşırmış olanların da hidayetine vesile olmaktır. Bunun faziletinin büyüklüğü, Ebu Rafi Hazretlerinin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte şöyle anlatılır: “Senin vasıtanla Hz. Allah’ın bir kuluna hidayet vermesi, üzerine güneşin doğup battığı her şeyden daha hayırlıdır.”[3]

O halde iman ehli olmayan birisini imana kavuşturmak, isyan ehli olanları ibadete sevk etmek, ibadet ehli olan birisine de ihlas yolunu göstermek bu kişilerin hidayetine vesile olmaktır.

Hidayete erip doğru yolu bulan kişilerin kazanacakları sevaptan hidayete vesile olanların da hisse sahibi olacağını Peygamber Efendimiz (s.a.) şöyle beyan eder: “Şüphesiz hayra delalet eden, o hayrı işleyen gibidir.”[4]

Ebu’l Faruk Silistrevi Hazretleri de bütün gücüyle Ümmet-i Muhammed’in hidayeti için gayret sarfetmişler ve talebelerine şöyle buyurmuşlardır:

Vazifeniz, batağa düşmüş olan ümmet-i Muhammed’in evladını bataklıktan kurtarmak, gaye rızâ-ı ilâhîdir.[5]

Buradaki bataklık, inançsızlık ve isyan bataklığıdır.

Hele bazı zamanlarda işlenen günahlar, kat kat artmakta, insanların şuurunun kaybolmasına vesile olmaktadır. Yılbaşı münasebetiyle içilen içkiler, oynanan kumarlar ve benzeri haramlar bunlardan bazılarıdır.

Böyle zaman ve durumlarda bir Müslümanın takınacağı tavır; yılbaşı kutlamalarını vesile ederek Allah ve Rasulünün razı olmayacağı hareket ve ameller değil, geçen senede işlediği amellerin muhasebesini yaparak gelecek seneye daha fazla ibadet ve taatla yön vermeye çalışmak olmalıdır.

Yeni yıl diye kutlanan zamana bakarken gelecekte ne olacağı bilinmeyen bir hayal uğruna Allah’a isyan etmek yerine; dünyamızın ve insanlığın bir yaş daha ihtiyarladığına, ölümle aramızdaki mesafenin bir yıl daha kısaldığına, ne getireceği belli olmayan gelecek günlerin muhtemel sıkıntılarına bakarak Mevla’mıza ibadet ve itaata daha çok sarılmak gerekmez mi?..

Uyanık ve akıllı Müslüman, hadiselere nefis penceresinden değil, iman çerçevesinden bakmasını bilen insandır!

[1] Yunus, 108

[2] Kasas, 56

[3] Taberani, El-Mu’cem el.kebir, hadis no:925

[4] Tirmizi, İlim, 14 (2670)

[5] Sunguroğlunun Notları, s. 159

İslam’ın sağlığa verdiği ehemmiyet

İnsanoğlunu yoktan var eden, ona akıl, ruh ve beden bahşeden Yüce Rabbimiz bu beden ve ruhu bizlere bir emanet olarak vermiştir. Bu sebeple mümin, Allah’ın verdiği bu emanete sahip çıkmakla sorumludur. İslam dini yalnızca ibadetleri değil, insanın dünya ve ahiret saadetini ilgilendiren her sahayı düzenlediği gibi, sağlığı muhafaza etme hususuna da çok ehemmiyet vermiştir.

Ebul-Fârûk Silistrevî Hazretleri şöyle buyurmuştur:

Bedeni korumak, onun sağlığını temin etmek, farzların en önde gelenlerindendir. Cenab-ı Hak: “Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın.”[1] buyuruyor. Bu emirde beden ve sıhhat tehlikesinden korunmak, onun kapılarını kapatmak birinci dereceyi ihraz eder.”[2]

Dinimizde haram olan şeylerin tamamında maddi ve manevi sağlığa zarar vardır; helal olanlarda ise fayda vardır. Onun içindir ki Âraf Suresinde şöyle buyurulur:

Peygamber onlara temiz olan şeyleri helal, pis şeyleri de haram kılar.”[3]

Sağlığı korumanın ehemmiyeti bir Hadis-i Şerif’te şöyle anlatılır:

İki nimet vardır ki, insanların çoğu bu hususta aldanmıştır. Bunlar, sağlık ve boş vakittir.”[4]

Sağlığın ilk şartı temizliktir. İslami kaynaklara baktığımız zaman temizlik, fıkıh kitaplarının ilk mevzuunu teşkil eder. Abdestsiz kimseye her namaz vaktinde abdest almak suretiyle günde beş kere vücudun dışa temas eden kısımlarını yıkaması emredilmiştir. Yemeklerin başında ve sonunda olduğu gibi, tuvalet ihtiyacını giderdikten sonra da elleri yıkamak İslam’ın sünnetlerindendir.

Her abdestte misvakla dişleri temizlemek, tırnaklarını uzatmayıp kesmek, saçı sakalı temizleyip düzeltmek, elbiseyi, evleri, caddeleri, şehirleri, nehirleri ve su kaynaklarını temiz tutmak Ayet ve Hadislerle teşvik edilmiş, fıkıh kitaplarında yerini almıştır.

Müslüman, dışarıda kullandığı ayakkabı ile evine girmediği için sokaktaki mikropları evine taşımaz. Dolayısıyla evini her türlü mikroptan temiz tutmuş olur. Aynı zamanda hem beden temizliğine hem de çevre temizliğine dikkat etmek İslam’ın şiarındandır.

Birtakım hastalıklar alınan gıdalar yoluyla insana geçer. Bu hastalıkların daha gelmeden önlenmesi için bozulmuş gıdalar, ölmüş hayvanların etleri, akan kan, hınzır eti, uyuşturucu maddeler ve alkol haram kılınmış, sağlığa faydalı yiyecekler ise “Yiyin için, fakat israf etmeyiniz!”[5] ayeti ile teşvik edilmiştir. Buna rağmen acıkmadan yemek, doymadan kalkmak sünnet, tıka basa yemek ise mekruhtur.

Cinsi temas yoluyla bulaşan hastalıkların önünü kesmek için zina ve livâta gibi gayr-i meşru fiiller yasaklanırken hanımların özel günlerinde onlara cinsi yakınlıkta bulunulmaması emredilmiştir. Hanımlar için özel hallerinin bitiminde, eşler için de cinsi yakınlıktan sonra guslederek temizlenmeleri farz kılınmıştır.

İnsanların ruh sağlığı da en az beden sağlığı kadar önemlidir. Ruh sağlığı bozulan toplumlarda cinnet, cinayet, intihar, yağma, gasp gibi nice hastalıklar yaygın hale gelmekte, bunları önlemekte kanuni tedbirler yetersiz kalmaktadır.

Sağlam bir Allah inancı, kadere ve ahiret gününe iman kişiye manevi destek verir. Zira bu kimseler; Allah’tan ümit kesmezler, nimetlere kavuştukları zaman şükrederler, bela ve musibetler karşısından sevap ümit ederek sabrederler.

Tüm bunlara rağmen insan hasta da olabilir. O zaman tedaviye baş vurmak da dinimizin emridir.

Peygamber Efendimiz (s.a.):

“Ey Allah’ın kulları, tedavi olunuz! Şüphesiz Allah, devası olmayan hiçbir hastalık halketmemiştir. İhtiyarlık müstesna!”[6] buyurmuşlardır.

[1] Bakara, 195

[2] Mektuplar Risalesi, 124

[3] Araf, 157

[4] Buhari, Rikak 1

[5] Araf, 31

[6] İbn-i Mace, Tıb 1

HASTALIĞA SABRIN MÜKÂFÂTI

 

Salih Amel İşlemenin Ehemmiyeti

İyi insanlar iyi amellerle, kötü insanlar da kötü amellerle meşgul olurlar. Amellerin salih yani iyi olmasının ölçüsü, insanların takdir ve kabul etmesi değil Allah’ın rızasına uygun olmasıdır. Yaratılış gayemiz olan kulluk, bir başka manası ile güzel amellerle meşgul olmaktır. Cenab-ı Hak Mülk Suresi’nin 2. Ayetinde bu hakikati şöyle beyan buyurur:

O (Allah), ölümü ve hayatı, amel bakımından hanginizin daha güzel olacağını imtihan etmek için yarattı.”

İmam-ı Rabbani Hazretleri Mektubat isimli eserinde şöyle buyurur:

“Bilmelisin ki; insanın yaratılış gayesi, kulluk vazifelerini yerine getirmek ve Allah-ü Teâlâ’ya daimî olarak yönelmektir. Bu da Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) kâmil manada tabi olmak gerçekleşmeden kolay olmaz.”[1]

İman sermaye, salih ameller ise onun kârıdır. Onun içindir ki birçok ayet-i kerimede “İman edenler ve salih amel işleyenler…” şeklinde ifade edilmiştir.  Kazancından kâr etmeyen kimse sermayesini tüketmeye başlar.

Salih ameller, istidat toprağına ekilen faydalı bitkiler gibidir; meyvesinden sahibi de başkaları da istifade eder. Kötü ameller, manevi tarlamızı istila eden ve hedefe giden yolu kesen dikenler gibidir. Onları kökleyip yerine faydalı amelleri koymadığımız müddetçe dünyada da ahirette de sıkıntıdan kurtulmak mümkün değildir.

Salih ameller, şer-i şerife uygun olan ve sırf Allah rızası için yapılanlardır. Kendisinde gösteriş, menfaat beklentisi veya başa kakma gibi noksanlıklar bulunan ameller salih olma vasfını kaybeder ve ahiret sermayesi olmaktan mahrum kalırlar.

İmam Mücahid’den yapılan bir rivayete göre, bir adam Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) gelerek: “Ya Rasulallah, Allah’ın rızasını talep ederek sadaka veriyorum, benim için de hayır söylenmesini seviyorum” dedi. Bunun üzerine; “Her kim Rabbine kavuşmayı arzu ederse iyi amel işlesin ve Rabbine yaptığı ibadete hiç kimseyi ortak etmesin.”[2] Ayeti nazil oldu.[3]

Salih ameller, ehemmiyet sırasına göre farzlar, vacipler, sünnetler, müstehaplar, menduplar olarak mütalaa edilmelidir. Zira Ayet-i Kerimelerdeki tertip buna işaret etmektedir. Mesela, Bakara Suresi’nin 277. Ayetinde şöyle buyurulur:

“İman edip salih ameller işleyen, namaz kılan ve zekât verenler var ya, onların mükâfatları Rableri katındadır. Onlara korku yoktur, onlar üzüntü de çekmezler.”

Bu Ayet-i Kerimede salih amellerden olan namaz ve zekâtın özellikle zikredilmesi hiç şüphesiz farz olmasının ehemmiyetine binaendir. Dikkatimizden kaçmaması gereken bir başka husus ise, namazdan hasıl olacak menfaatin kişinin kendisini, zekâttan meydana gelecek faidenin ise cemiyeti ilgilendirdiğidir. Yani salih amelleri değerlendirirken, yalnız şahsi menfaatimizi değil, cemiyetin istifadesini icap ettiren ameller olmasını da göz önünde bulundurmalıyız.

Salih amelleri özet olarak zikretmek gerekirse; bunların başında farz ibadetler gelir. Adalet, hoşgörü, düşkünlere yardım, merhamet, doğruluk, anne babaya iyilik, Allah için sevmek, insana değer vermek, onların hidayeti için gayret etmek, affetmek, emaneti korumak, Allah yolunda infak etmek, insanları kötülüklerden menetmek salih amellerden bazılarıdır.

Bir Hadis-i Kudsi’de Yüce Rabbimiz:“Ey kullarım! Şunlar ancak sizin amellerinizdir. Ben onları sizin için sayıp (biriktiriyorum), sonra onların tamamını size vereceğim. Kim (o amellerde) hayır bulursa Allah’a hamd etsin. Kim de hayırdan başka bir şey bulursa ancak kendini kötülesin.”[4] buyurmuşlardır.

[1] Mektubat-ı İmam-ı Rabbani, c.1, m. 110

[2] Kehf, 110

[3] Eddürrü’l-Mensur, Nisa 124 Ayetinin tefsiri

[4] Müslim, 2577

İnsan haysiyeti

İnsan Allah tarafından yaratılan en şerefli varlıktır. Diğer varlıklara verilmeyen sayısız özellik ve üstünlükler insanoğluna verilmiştir. Yüzü aşağı gelecek şekilde yaratılan diğer canlılardan farklı olarak, insanın dik yaratılması, kendisine eşyayı kavrayabilen el ve parmakların verilmesi, meramını düzgün bir şekilde ifade edebileceği dile sahip olması, iyiyi kötüden ayırabilecek akıl nimetiyle donatılması  da bu üstünlükler cümlesindendir.

Muhyiddin ibn-i Arabi Hazretleri şöyle der: “Allah-ü Teâlâ’nın insandan daha güzel bir mahluku yoktur. Zira Allah (c.c.) onu canlı, alim, güç kuvvet ve irade sahibi, konuşan, işiten, gören, işlerini ayarlayabilen ve hikmet sahibi olan bir varlık olarak yaratmıştır. Bu sıfatlar, (insanoğluna emaneten verilen) Allah’ın sıfatlarıdır.”[1]

Nitekim Cenab-ı Hak bu hakikati Tin Suresinin 4. ayetinde şöyle ifade buyurur: “Biz insanı hakikaten en güzel biçimde yarattık.” Fıtratta, yani yaratılışta var olan bu şerefli vasıflar değişmez kaydıyla verilmemiş, insan tarafından korunup kollanması şartına bağlanmıştır. Bu değerli emaneti muhafaza edemeyen, onu isyan ve kötülüklerle körelten kimseler hakkında da aynı surenin 5. ayetinde şöyle buyurulur: “Sonra onu (isyanı sebebiyle) aşağıların aşağısına çevir(ip indir)dik.”

Kendi varlığının değerini bilmeyen, yaratılışındaki hikmeti tefekkür etmeyip varlık gayesinin dışına taşarak  fıtratını kirleten kimse, haysiyetine zarar verdiği gibi başkasının haysiyetine de itibar etmez.

Hz. Ali kerremellahü vechehü Efendimiz bu hususta bizleri şöyle ikaz eder:

“(Ey insan!) İlacın senin içindedir, fakat görmüyorsun. Hastalığın da kendindendir; farkında değilsin. Kendini küçük bir cisim mi zannedersin? Halbuki sende en büyük âlem dürülmüştür.”

İslam dini insanları, teninin rengine, ırkına, cinsiyetine, fakirlik ve zenginliğine göre değil de özünde var olan insanlık cevherini koruyup koruyamadığına göre değerlendirir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir Hadis-i şeriflerinde: “Allah-ü Teâla sizin şekillerinize ve mallarınıza bakmaz, fakat kalplerinize nazar eder”[2]  buyurmuştur.

Hz. Ömer devrinde Mısır valisi olan Amr bin As Hazretlerinin oğlu Mısırlı bir Kıpti ile at yarışı yapmış, sonunda Kıpti, Hz. Amr’ın oğlunu geçmişti. Mağlup olmaya tahammül edemeyen valinin oğlu kendisinin soylu anne babanın oğlu olduğunu ileri sürerek Kıptiyi kırbaçlamıştı. Kıpti bir vesile ile Medine’ye gelip Halife Hz. Ömer’e şikâyette bulundu. Hz. Ömer (r.a.) Amr bin As’a bir mektup yazarak oğlu ile birlikte Medine’ye gelmelerini emretti. Yaptığı tahkikat neticesinde şikâyet edenin haklı olduğunu tespit eden Hz. Ömer, Kıptinin eline kırbacını vererek Amr bin As’ın oğluna vurmasını emretti. O da kendisine vurulan kırbaç kadar vurarak hakkını almış oldu. Hz. Ömer (r.a.) Amr bin As’a; “Annelerinin hür olarak dünyaya getirdiği insanları ne zamandan beri köle yaptınız?” diye sitem etti.

Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) veda hutbesindeki şu sözleri ne kadar manidardır:

“Ey insanlar! Rabbiniz birdir, babanız da birdir. Hepiniz Ademin çocuklarısınız. Âdem de topraktan yaratılmıştır. Allah katında en üstününüz takvada en ileri olanınızdır. Arabın acem üzerine, beyazın siyah ve siyahın beyaz üzerine hiçbir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir.”

[1] Kurtubi, Tin suresi 4. Ayetin tefsiri

[2] Sahihu’l-Cami, 1862

İSLAMSIZ MÜSLÜMANLIK

Yazımda “İslamsız Müslümanlık” başlığını kullanmak içimi acıtmış olsa da bugün acı gerçeklerle yüzleşmenin zamanının geldiği hatta geçtiğini düşünüyorum.

Genel açıklamasıyla “İslamsız Müslümanlık”; kişinin İslam’ın temel öğretilerini, ahlaki ilkelerini, ibadetlerini ve inanç sistemini uygulamadan, sadece Müslüman kimliğiyle var olmasıdır.

İnanırken Müslüman, yaşarken gayri Müslim gibi yaşamanın adı; İslamsız Müslümanlığı en açık ve net biçimde özetlemektedir.

En acısı da ne biliyor musunuz?

Müslümanım deyip gayri Müslim gibi yaşayan kişilerin gerçekten Müslümanlığı İslam’ın emir ve yasakları doğrultusunda yaşamaya çalışanları İslam’dan uzaklaşmakla suçlamalarıdır.

Elbette ki, Müslümanlığı yaşamaya çalışan kişilerin İslam’a uygun olmayan söz ve davranışları eleştirilebilir; ancak, Müslüman eleştirisi İslam eleştirisine dönüşmemelidir.

Ülkemizde Müslümanlığın sembollere, kimlik siyasetine, kültürel alışkanlıklara indirgendiğini ben de görüyorum.

Yani, insanların bazıları gerçekten “Allah(cc)’ın istediği gibi Müslüman” olmak yerine, “başkalarının Müslüman gördüğü gibi” olmaya çalışıyorlar.

Dindar görünüyor, konuşurken sanki evliya ama adalete, kul hakkına ehemmiyet vermiyor, merhamet ve insaftan uzak! Bu tür davranışlar “İslamsız Müslümanlık” eleştirisini haklı çıkaran somut göstergelerdir.

Allah(cc)’ın istediği Müslümanlık nasıl olur?

İslam; iman, salih amel ve ihlas bütünlüğü içinde Müslümanı tarif eder.

İslam’da iman Müslüman olmanın temel şartı olmakla birlikte iman-ibadet ve ihlas bir araya geldiğinde, Kur’an-ı Kerimin tarif ettiği Müslüman ortaya çıkar.

İman, kalben kabul, Allah(cc)’a teslimiyet; salih amel, imanın namaz, adalet, ahlak, infak, vb hayatta somut hale gelmesi; ihlas, yapılan her şeyin Allah(cc) için ve gösterişten uzak olmasıdır.

Bu üç unsur olmadan hakiki Müslümanlık gerçekleşmez ve ”İslamsız Müslümanlık” tehlikesi başlar.

Bazı insanlar: “Benim kalbim temiz, içimden inanıyorum yeter”
der ama ne namaz kılar ne sorumluluk hisseder ne de İslam’ın sosyal ilkelerini yaşatır.

Bu durumda: iman vardır ama salih amel yoktur. Din, vicdanî bir rahatlamaya indirgenmiş olur ki, bu durum; ”İnançlı ama eylemsiz” bir Müslümanlık anlayışı yani, İslamsız bir inanç.

Amel olup ihlasın olmaması Müslümanlığı gösteriş sınırlarına hapsetmek olur ki, bu durumda amel boşa gider ve kişiyi riyaya götürür, riyada imansızlığa kapı aralar.

Kur’an-ı Kerimde Rabb’imiz; “Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar namazlarında gafildirler. Onlar gösteriş yaparlar.”(Maun 4–6) Buyurmaktadır.

İhlas yoksa amel amacından sapar. Bu da başka bir “İslamsız Müslümanlık” biçimidir.

Bazı insanlar var ki; ibadetlerini yerine getirir ama insanlara kaba davranır, kul hakkını gözetmez, yalan söyler, adaletsiz davranır.

Eğer bir insan namaz kılıyor ama kötülük yapmaktan geri durmuyorsa, bu durumda görünüşte amel var ama içeriği boştur.

Bu da “İslamsız Müslümanlık” eleştirisinin haklı olduğu bir tablodur.

Gerçek Müslümanlık, kalpte başlar, davranışta görünür, samimiyetle tamamlanır.

Özetle: iman, salih amel ve ihlas bütünlüğü bozulduğunda, geriye İslamsız bir Müslümanlık kalır. Bu kişi Müslüman görünebilir ama İslam’ın ruhunu taşımaz. Dini sadece etiket olarak yaşar, hakikat olarak değil.

Bu yüzden çözüm, daha fazla şekilcilik değil, daha fazla sahicilik, daha fazla tevazu, daha fazla bilinçtir.

En önemlisi de “Ehl-i sünnet ve’l cemaat” dairesinden çıkmamaktır.

EHLİ SÜNNET; Hz. Peygamber (s.a.s.)’in sünnetine ve ashâbının (r.a) yoluna bağlı olan ve onların izlediği dini yol ve metodu benimseyenler. Kitap ve Sünnet üzerinde ittifak etmiş, ihtilâf ve tefrikadan sakınmış, dinde münakaşaya sebep olan hususlarda aklı değil, Kitap ve Sünneti kaynak alan, nasları esas kabul eden topluluk. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in sünnetine tabi olanlara Ehl-i sünnet; onun sahâbîlerini adil kabul ederek onların din hususundaki metodunu takip edenlere de ehl-i cemaat ikisine birlikte ”Ehl-i sünnet ve’l-cemaat” denilmiştir.

Ali DUTAL

Kaynak : https://www.istiklal.com.tr/yazarlar/islamsiz-muslumanlik-1-1068997h

DUANIN EHEMMİYETİ

Dua, lügat manası ile istemek demektir. İslâm ıstılahında, tevazu ve alçakgönüllülükle Allah’a yalvarmak ve O’ndan istemektir.

Muhtaç olan herkes, güçlü ve imkân sahibi olandan yardım ister. En zengin ve güçlü olanların bile basit bir virüs karşısında acziyet içerisinde kıvrandıkları, hatta kendilerinden daha güçsüz insanlardan bile yardım dilendikleri bir hakikattir. Sınırlı dünya hayatı için başkasının yardımına muhtaç olan insanoğlunun hem dünyada hem de ahirette mutlak güç sahibi olan Allahü Teâlâ’ya dua edip O’ndan istemesi gerekmez mi?

Dua, bir kulun acizliğini itiraf ederek Allah’ın merhametine sığınıp kulluk vazifesini yerine getirmek manasına olduğu için aynı zamanda ibadettir. Hattâ Rasulüllah (s.a.v.) Efendimiz; “Dua ibadetin özüdür!”[1] Hadîs-i şerifleriyle mevzûnun ehemmiyetine işaret buyurmuşlardır.

Cenâb-ı Hak bir âyet-i kerîme’de şöyle buyurur:

“Halbuki Rabbiniz şöyle buyurdu: Bana dua edin, yalvarın ki size karşılık vereyim. Çünkü benim ibadetimden kibirlenenler, yarın hor ve hakir olarak cehenneme gireceklerdir.”[2]

Bazı müfessirler, bu ayet-i kerimede dua ile emredildikten sonra ibadet zikredildiği için “dua ibadettir” demişlerdir.

Aynı Ayet-i Kerime’de, yapılan duaların karşılıksız kalmayacağı, kendisine cevap verileceği ifade edilmektedir. Bu icabeti müfessirler şöyle izah etmişlerdir: “Allah’a dua edip O’ndan bir şey isteyen her mü’mine Allah istediğini verir. Bu istek şayet kadere muvafık ise dünyada, değilse ahirete saklayıp orada verir, fakat karşılıksız bırakmaz.”[3]

Duanın kabul olması için de birtakım şartlar vardır. Bunlardan bazıları şunlardır:

Duadan önce günahlardan tevbe etmek, üzerinde kul hakkı varsa hak sahibine iade ederek helalleşmek, midesinde haram lokma olmamak, yalan söylememek, Allah’a samimi bir kalple yönelerek ve inanarak dua etmek.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Sa’d bin Ebî Vakkâs’a şöyle buyurmuştur: “Ya Sa’d, haramdan kaçın. Çünkü içinde haram bulunan bir mide (sahibi) nin duası kırk gün kabul olunmaz.”[4]

Ayrıca, duanın kabulüne vesile olacak zaman ve mekanları seçmek icap eder: Seher vakitleri, Cuma ezanı anından güneş batıncaya kadar olan zaman diliminde gizli bir vakit, ezan ve kamet arası, kandil günleri ve geceleri, Ramazan Ayı, iftar vakitleri, Arefe günü, bayram geceleri, Kur’an hatmi ve tilavetinden sonra, kalbin inceldiği anlar, hastalık zamanları, yağmurun yağma vakti bu vakitlerdendir.

Cenâb-ı Hak cennetlik kimselerden bahsederken; “(Onlar) Seher vakitlerinde de istiğfar ederlerdi.”[5] buyurmuştur.

Kâbe-i Muazzama ve çevresi gibi mübarek makamlarda yapılması da duaların kabulüne vesile olur.

Allah’a dua etmemek, bir istiğnâ yani muhtaç olmadığını hissetme hâlidir ki Cenâb-ı Hak böylesi kimselerden hoşlanmaz. Nitekim bir âyet-i kerîme’de; “(Habibim!) De ki: “Duanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin! Siz yalanladınız. Öyle ise azap yakanızı bırakmayacak.”[6] buyurulmuştur.

[1] Tirmizi, Hadis no 3371

[2] Mü’min (Ğafir), 60

[3] Ruh’ul-Beyan, Mü’min suresi 60. Ayetin tefsiri.

[4] Seyyid Ali Zade, Şerh-u Şir’ati’l-İslam, s.163

[5] Zariyat, 18

[6] Furkan, 77

Manevi Hayatımızı Tahrip Eden Virüsler

Fert ve cemiyet olarak maddi sağlığımızı tehdit eden birtakım virüsler olduğu gibi manevi hayatımızı tahrip eden virüsler de vardır. Bunları teşhis edip korunma tedbirleri almak cemiyetlerin selameti için elzemdir. Bu yazımızda toplumun manevi bünyesini bozan sû-i zan, gıybet, nemime ve iftira hastalığından bahsetmek istiyorum.

Bir Müslüman’ın gıybet etmesi, Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle “ölmüş din kardeşinin etini yemesi” ile eş değerdedir.

Gıybet illetine giden yol, sû-i zandan ve kusur araştırmaktan geçer. Kat’î delil ile ispat edilmeyen bir hususta din kardeşini suçlu sandalyesine oturtan, hayal ettiği suçu ispat edebilmek için kusur araştıran kişiler sonunda kendilerini gıybet bataklığında bulurlar. Onun için Cenâb-ı Hak Hucurat suresinin 12. âyet-i kerîmesinde şöyle buyurur:

„Ey iman edenler! Zannın birçoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerini arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul edendir, çok merhamet edendir.“

Büyük günahlardan olan gıybete dalan kimse, sarhoşluk veren maddeye müptelâ olan kimse gibi sonu pişmanlıkla neticelenen nefsânî bir zevkin çukuruna düşer. Bu zevk onu iftiraya, haksızlığa ve daha nice büyük günahlara sürükler.

Hazret-i Ebû Hüreyre (r.a.)’den şöyle rivayet edilmiştir: “Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.): -Ya Rasulallah, gıybet nedir? diye soruldu. Peygamber Efendimiz: -Din kardeşini hoşlanmadığı bir şeyle zikretmendir, buyurdu. (Soran tarafından) denildi ki: -Ya Rasulallah, söylediğim şey kardeşimde olsa da mı? Efendimiz (s.a.v.): -Eğer söylediğin şey kardeşinde olursa gıybetini yapmış olursun; kardeşinde yoksa ona iftira etmiş olursun, buyurdular.”[1]

Gıybeti körükleyen huylardan birisi de yine büyük günahlardan olan nemime, yani insanlar arasında laf taşımaktır. Laf taşıyan kimselerin bulaşıcı mikrop taşıyan hastalardan farkı yoktur. Bunlardan birisi cemiyeti bedenen, diğeri de ruhen ve ahlaken hasta eder. Sonu cinayete kadar varan birtakım huzursuzlukların müsebbipleri bu hasta ruhlu kimselerdir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.): “Laf taşıyan cennete giremez.”[2] buyurmuştur.

Laf taşıyanlara değer verenler, aynı zamanda kendi kuyularını kazdıklarının da farkında olmayan kimselerdir. Zira nemmam, aynı zamanda yalan söyleyebilen, kendisine söz taşıdığı kişinin sözünü de karşı tarafa iletmekten haz duyan kimsedir. Nemmam doğru sözlü bile olsa cemiyete ektiği kin, nefret ve düşmanlık tohumlarının neticesi ne büyük felakettir.

Laf taşıyan birisi, Hasan-ı Basrî (r.h.) Hazretlerine geldi ve: “Falan kimse senin arkandan konuştu.” dedi. Hasan-ı Basrî Hazretleri: “Ne zaman, nerede ve orada sen ne yapıyordun?” diye sordu. Adam: “Bugün onun evinde davet ettiği ziyâfete gitmiştim.” dedi. “Evinde ne yedin?” diye sorunca. “Şunları, şunları yedim” diye sekiz çeşit yemek sayınca, Hasan-ı Basrî Hazretleri:

”Ey fâsık, karnına sekiz çeşit yemek sığdı da bir lâf mı sığmadı? Benden uzaklaş!” buyurdu.

Gıybeti adet edinen kimsenin varacağı hedeflerden birisi de iftiradır. İftira edenlerin ahiretteki âkıbetlerini Cenab-ı Hak şöyle beyan buyurur:

“Namuslu, kötülüklerden habersiz mü’min kadınlara zinâ isnadında bulunanlar, dünya ve ahirette lânetlenmişlerdir. Yapmış olduklarına, dilleri, elleri ve ayaklarının, aleyhlerinde şahitlik edeceği gün onlar için çok büyük bir azap vardır.“[3]

Elbisemizin lekelenmemesine dikkat ettiğimiz kadar, kalbimizin günahlarla kirlenmemesine gayret edelim!

[1] Eddürrü’l-Mensur, Hucurat 12. Ayetin Tefsiri

[2] Müslim, 105

[3] Nur, 23-24